Türkiye’nin yeni bir partiye ihtiyacı olup olmadığı tartışılabilir. Ama tartışılmayacak bir şey var: Türkiye’nin güçlü, sahada görünen, gerektiğinde masaya yumruğunu vurabilen bir muhalefete ihtiyacı var.

YENİ Parti açısından da asıl mesele burada başlıyor.

Yeni olmak, tabelayı değiştirmek değildir. Eğer ortaya sosyal demokrat, halkçı, sol bir siyasal iddia konulacaksa bunun karşılığı yalnızca parti programında değil, hayatın içinde görülmelidir.

İşçi hakkını ararken…

Bir kadın daha öldürülürken…

Bir emekçi iş cinayetinde yaşamını yitirirken…

Akbelen’ de insanlar toprağına, ağacına, suyuna sahip çıkarken…

Esra Işık gibi çevre mücadelesinin içinde yer alan yurttaşlar seslerini duyurmaya çalışırken…

Merdan Yanardağ gibi gazeteciler, Deniz Göktaş gibi komedyenler, öğrenciler ya da her hangi bir yurttaş hakkında ifade özgürlüğünü ve tutuklama tedbirlerini tartışmalı hale getiren süreçler yaşanırken…

Muhalefetin nerede durduğu tam da o anlarda anlaşılır.

Akbelen sadece birkaç ağaç değildir

Akbelen meselesine yalnızca “çevrecilik” başlığından bakmak eksik kalır.

Orada tartışılan şey aynı zamanda kalkınma modelidir. Bir ülke büyürken bedeli kim ödüyor? Ekonomik kazanç ile çevresel maliyet nasıl paylaşılıyor? Köylünün toprağı, suyu ve yaşam alanı ekonomik kararların neresinde duruyor?

İşte sol siyasetin sorması gereken sorular bunlardır.

Akbelen’ de yükselen itirazı yalnızca uzaktan izlemek, birkaç sosyal medya paylaşımı yapmak, sonra gündem değiştiğinde başka meseleye geçmek yeterli değildir.

Esra Işık gibi mücadele eden insanların yanında görünmek kadar, onların neden mücadele etmek zorunda kaldığını Meclis’e, hukuk alanına ve kamuoyunun gündemine taşımak gerekir.

Çünkü çevre mücadelesi aynı zamanda sınıfsal bir meseledir.

Bir yerde ekonomik kazanç özelleştirilirken çevresel maliyet toplumun üzerine bırakılıyorsa, orada yalnızca birkaç ağacın değil, adaletin de meselesi vardır.

Emekçinin alın terinden kamu kaynaklarına

Aynı şey ekonomik düzen için de geçerli.

Vatandaşın maaşından vergi kesiliyor. İşçi, memur, emekli hayat pahalılığı altında ay sonunu getirmeye çalışıyor. Gençler barınma sorunu yaşıyor. İnsanlar markette etikete bakarak alışveriş yapıyor.

Böyle bir tabloda kamu kaynakları, fonlar ve büyük ölçekli mali işlemler hakkında ortaya atılan her usulsüzlük ve yolsuzluk iddiası sonuna kadar araştırılmalıdır.

“Fon vurgunu” diye kamuoyuna yansıyan iddialar da dahil olmak üzere mesele birkaç kişinin ne kadar para kazandığı ya da kaybettiğinden ibaret değildir.

Asıl soru şudur:

Bu ülkede yük neden sürekli aşağıdakilerin omuzlarına binerken imkânlar yukarıdakiler arasında paylaşılmaktadır?

Sol siyaset tam da bu soruyu sormak zorundadır.

Ama sormak da yetmez.

Kamunun parasının nereye gittiğini takip edecek, Meclis denetimini zorlayacak, şeffaflık talep edecek, hesap soracak ve kamu kaynaklarının birkaç ayrıcalıklı çevrenin değil toplumun tamamının yararına kullanılmasını savunacak bir siyasal irade gerekir.

Fabrika kapısında görünmeyen sol eksiktir

Türkiye’de emeğin siyasetteki ağırlığı giderek azalıyor.

Oysa solun tarihsel varlık nedenlerinden biri emektir.

Bir fabrikada işçiler ücretleri için greve çıktığında, kuryeler çalışma koşullarına itiraz ettiğinde, madenciler iş güvenliği istediğinde, öğretmenler özlük haklarını savunduğunda yalnızca dayanışma mesajı yayımlamak yeterli değildir.

Milletvekili orada olmalıdır.

Parti yöneticisi orada olmalıdır.

Siyaset orada olmalıdır.

Çünkü siyaset yalnızca Meclis kürsüsünde yapılmaz.

Bazen bir fabrika kapısında, bazen bir maden ocağının önünde, bazen adliye koridorunda, bazen Akbelen’de bir ağacın altında yapılır.

Kadın cinayetleri artık bir sonraki habere kadar konuşulmamalı

Bir kadın daha öldürülüyor.

Tepkiler geliyor.

Sosyal medya mesajları yayımlanıyor.

Sonra başka bir gündem geliyor ve unutuyoruz.

Olmaz.

Kadın cinayetleri münferit olayların toplamı olarak görülemez. Koruma mekanizmalarından cezaların uygulanmasına, ekonomik bağımsızlıktan eğitime kadar bütünlüklü politikalar gerekir.

Aynı kararlılık iş cinayetlerinde de gösterilmelidir.

Bir işçi sabah evinden çıkıp akşam çocuklarının yanına dönemiyorsa, bunun adı yalnızca “kaza” denilip geçilecek bir istatistik olmamalıdır.

Muhalefet, olup biteni anlatma sanatı değildir

Türkiye’de muhalefetin belki de en büyük problemlerinden biri tam burada.

Sorunları zaten biliyoruz.

Yoksulluğu biliyoruz.

Adaletsizliği biliyoruz.

Kadın cinayetlerini biliyoruz.

İş cinayetlerini biliyoruz.

Akbelen’i biliyoruz.

İfade özgürlüğü tartışmalarını biliyoruz.

Kamu kaynaklarına ilişkin iddiaları biliyoruz.

Her akşam televizyonlarda bunları saatlerce konuşuyoruz.

Peki sonra?

Karl Marx, 1845'te kaleme aldığı Feuerbach Üzerine Tezlerin 11'incisinde felsefe tarihinin en güçlü cümlelerinden birini bıraktı:

“Filozoflar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumlamışlardır; oysa sorun onu değiştirmektir.”

Belki bugün Türkiye muhalefetinin önüne asılması gereken cümle de budur.

Çünkü mesele artık Türkiye'nin problemlerini yeniden yeniden tarif etmek değildir.

Mesele onları değiştirecek siyaseti kurmaktır.

YENİ Parti gerçekten “yeni” olmak istiyorsa, yeniliğini isminden önce burada göstermelidir.

Emekçinin yanında.

Kadının yanında.

Doğanın yanında.

Haksızlığa uğradığını söyleyen yurttaşın yanında.

Kamu kaynaklarında şeffaflığın ve hesap verebilirliğin yanında.

Hukukun yanında.

Özgürlüğün yanında.

Ve gerektiğinde, bütün bunlar için masaya yumruğunu vurabilecek kadar kararlı bir muhalefetin yanında.

Çünkü artık Türkiye’nin sorunlarını yorumlayanlara, kürsülerde nutuk atanlara değil, onları değiştirmek için siyaset yapanlara ihtiyacı var.