3 Kasım 1996. Türkiye'nin yakın tarihine yalnızca bir trafik kazası olarak değil, devletin karanlık ilişkilerinin gün yüzüne çıktığı bir kırılma anı olarak kazınan Susurluk'un üzerinden tam 30 yıl geçti.

Balıkesir'in Susurluk ilçesinde meydana gelen kazada aynı otomobilde üç farklı dünyanın temsilcileri bulunuyordu: Hakkında yakalama kararları ve uluslararası uyuşturucu kaçakçılığı suçlamaları bulunan Abdullah Çatlı, dönemin Emniyet Müdür Yardımcısı Hüseyin Kocadağ ve DYP Milletvekili Sedat Edip Bucak.

Bir otomobilin enkazından yalnızca üç insanın hikâyesi değil, Türkiye'nin yıllardır konuştuğu ama bir türlü bütünüyle aydınlatamadığı bir ilişkiler ağı çıktı. Siyaset, emniyet, mafya, silah, uyuşturucu ve faili meçhul cinayetler... Devlet adına hareket ettiği söylenen bazı yapıların hangi sınırları aştığı, kimlerden güç aldığı ve kime hesap verdiği soruları ülkenin gündemine oturdu.

Susurluk'un asıl anlamı da buradaydı: Devletin meşru gücü ile hukuk dışı güç odakları arasındaki sınırın ortadan kalkması.

Aradan 30 yıl geçti. Türkiye bugün başka bir skandalı, başka bir kavramla tartışıyor: Finansal Susurluk.

Bu kez otomobilin bagajında para var

Sermaye piyasalarında patlak veren fon skandalı, sıradan bir yatırımcı mağduriyeti ya da birkaç kişinin bireysel suç iddiasıyla açıklanabilecek bir mesele olmaktan çıktı. Fonlar, hisse hareketleri, olağan dışı kazançlar, kamu denetimi, bürokratik sorumluluklar ve siyasi bağlantı iddiaları birbirine eklenerek çok daha büyük bir tartışmanın kapısını araladı.

Kamuoyuna yansıyan soruşturma bilgilerine göre bazı fonlar üzerinden gerçekleştirildiği değerlendirilen manipülatif işlemler ve yatırımcı mağduriyetleri mercek altında. SPK'nın 131 fonun tasfiyesine karar verdiği süreçte, soruşturmanın kapsamı genişledi. Eski SPK Başkanı hakkında da görevi kötüye kullanma iddiasıyla soruşturma izni talep edildi ve bu talep üzerine inceleme süreci başlatıldı.

Bu tablo, meselenin yalnızca parasını kaybeden yatırımcılarla sınırlı olmadığını gösteriyor. Asıl soru şu: Denetlemekle görevli kurumlar ne zaman, neyi gördü? Hangi uyarılar dikkate alınmadı? Kimler bu mekanizmalardan yararlandı? Kamu gücünü kullananların sorumluluğu nerede başlıyor, nerede bitiyor?

CHP Grup Başkanı Faik Öztrak'ın 7 Ekim'de Meclis kürsüsünden fon skandalını doğrudan "Türkiye'nin finansal Susurluk'u" olarak tanımlaması, iki dönem arasında kurulan benzetmenin siyasi tartışmanın merkezine yerleştiğini gösteriyor.

Elbette 1996'nın silahlı suç ilişkileriyle bugünün finansal piyasa soruşturmaları aynı şey değil. Ancak iki olayın ortaklaştığı temel mesele, kamusal gücün ve denetim mekanizmalarının kimlerin çıkarına hizmet ettiği sorusudur.

1996'da sorulan soru, devletin içinde kimlerin hangi karanlık ilişkilerle hareket ettiğiydi. Bugün sorulan ise finansal sistemin içinde kimlerin hangi imkânlarla servet transferi yaptığı ve denetim mekanizmalarının neden yeterince işlemediğidir.

Birinde silahların, diğerinde paranın izini sürüyoruz. Ama her ikisinde de karşımıza çıkan temel ihtiyaç aynı: Şeffaflık, hesap verebilirlik ve hukuk.

Susurluk'u unutturmanın yolu Çatlı'yı kahramanlaştırmak mı?

Susurluk'un 30. yılında üzerinde durulması gereken bir başka mesele de geçmişin nasıl hatırlatıldığıdır.

Bugün sinemaya taşınan "ÇATLI" filmi, Abdullah Çatlı'nın hayatını belirli bir dönem üzerinden anlatıyor. Bir sinema yapımının tarihsel bir kişiliği ele alması elbette başlı başına tartışma konusu değildir. Sinema, yakın tarihi sorgulayabilir, farklı perspektiflerden anlatabilir, tartışmalı kişilikleri konu edinebilir.

Ancak mesele, bir dönemin bütün gerçeklerini görmezden gelerek suçlarla, şiddetle ve karanlık ilişkilerle anılan bir ismi romantik bir kahramanlık hikâyesine dönüştürmekse burada artık sanatın özgürlüğünden değil, tarihsel belleğin nasıl şekillendirildiğinden söz etmek gerekir.

Abdullah Çatlı'nın biyografisinden hangi sayfaların anlatılacağı, hangilerinin dışarıda bırakılacağı önemsiz bir tercih değildir.

Bahçelievler Katliamı'nda yedi TİP'li gencin öldürülmesi, Çatlı'nın bu cinayetlerle bağlantısına ilişkin yargı dosyaları ve iddialar, uyuşturucu kaçakçılığı suçlamaları, uluslararası arama kayıtları ve Susurluk'ta ortaya çıkan ilişkiler ağı... Bunlar yakın tarihimizin tartışılmadan geçilebilecek ayrıntıları değildir.

TBMM Susurluk Araştırma Komisyonu kayıtlarında ve devletin hazırladığı raporlarda bu ilişkiler ağına dair son derece ağır tespitler ve iddialar yer alıyor.

Bir insanın hayatını film yapmak, onun geçmişini aklama hakkı vermez. Hele ki söz konusu kişi, Türkiye'nin yakın tarihindeki şiddet ve karanlık ilişkiler tartışmasının merkezindeki isimlerden biriyse...

Çatlı'yı yalnızca ideolojik bir mücadelenin kahramanı olarak sunmak, onunla ilgili tarihsel kayıtları, suçlamaları ve karanlık ilişkileri görünmez kılmak anlamına gelir. Oysa bir ülkenin tarihine saygı, hoşumuza giden hikâyeleri seçmekle değil, hoşumuza gitmeyen gerçeklerle de yüzleşmekle mümkündür.

Kahramanlık anlatılarıyla tarih yazılmaz. Tarih, belgelerle, tanıklıklarla, mahkeme kayıtlarıyla ve hesap sorulabilen bir hafızayla yazılır.

Otuz yıldır değişmeyen soru: Kim hesap verecek?

Susurluk sonrasında Türkiye'de büyük bir toplumsal tepki oluştu. "Sürekli Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık" eylemleri, yurttaşların devlet içindeki karanlık ilişkilerin açığa çıkarılması talebinin simgesine dönüştü.

İnsanlar ışıkları kapatıp açarak yalnızca bir protesto gerçekleştirmiyordu. Devlete, siyasete ve adalet mekanizmasına bir çağrıda bulunuyordu: Gerçekleri açıklayın, sorumluları ortaya çıkarın, hukukun üzerinde hiçbir güç olmadığını gösterin.

Aradan 30 yıl geçti. Bugün finansal Susurluk tartışmasında da benzer bir toplumsal ihtiyaç var. Parasını kaybeden yatırımcıların, emeğiyle birikim yapan yurttaşların, ekonomik geleceğinden endişe duyan milyonların cevabını beklediği sorular var.

Bu soruşturma yalnızca birkaç kişinin tutuklanmasıyla, birkaç şirketin tasfiyesiyle ya da kamuoyunun dikkatini başka yöne çekecek açıklamalarla sonuçlandırılmamalı. Siyasi ve bürokratik sorumluluklar, denetim zafiyetleri ve para hareketleri bütün boyutlarıyla aydınlatılmalı. Suç işlendiği yargı kararıyla ortaya konulan herkes, makamına, siyasi yakınlığına ve ekonomik gücüne bakılmaksızın hesap vermeli.

Çünkü Susurluk'un bize bıraktığı en büyük ders, karanlık ilişkilerin yalnızca ortaya çıkarılmasının yetmediğidir. O ilişkileri besleyen düzen değişmediği sürece benzer skandallar başka biçimlerde yeniden karşımıza çıkar.

Otuz yıl önce bir otomobilin enkazı Türkiye'ye devlet-mafya-siyaset ilişkilerini gösterdi. Bugün finansal Susurluk tartışması, paranın ve kamu gücünün çevresinde kurulan ilişkileri sorgulatıyor.

Birinde silahlar, diğerinde fonlar var. Birinde karanlık yollarda kurulan ilişkiler, diğerinde finansal sistemin karmaşık mekanizmaları...

Ama değişmeyen bir gerçek var: Hesap sorulmayan her karanlık ilişki, yarının daha büyük skandalına zemin hazırlar.

Susurluk'un üzerinden 30 yıl geçti. Türkiye'nin hâlâ en temel ihtiyacı, karanlık ilişkilerin kahramanlaştırılması değil, bütün yönleriyle aydınlatılmasıdır.