Cuma günü yazdığım (https://www.babaocagi.com.tr/gercegin-tutuklandigi-bir-ulke) yazımdaki çığlığı ve gerçeğin nasıl ablukaya alındığını bir adım öteye taşıyorsak, sorulması gereken asıl soru şudur: Bu kuşatmayı kırmak için neyi eksik yapıyoruz?
Yıllardır gördüğümüz bir refleks var: Bir gazeteci daha hedef alındığında, bir basın kuruluşu kapısına kilit vurulduğunda veya özgür sesler susturulduğunda meslek örgütleri hızla toplanıyor. Kameraların karşısına geçiliyor, ortak bildiriler okunuyor, öfke ve dayanışma cümleleri kuruluyor. Fakat günün sonunda o kameralar kapandığında, protesto bittiğinde, hayat rutinine dönüyor. İşte tehlike tam da bu noktada başlıyor.
Basın özgürlüğü mücadelesini bir “itfaiye görevi”ne indirgemek, yangın sönünce evine dönmek demektir. Oysa iktidarlar ve sansür mekanizmaları tatil yapmaz; baskıyı sistematik ve kesintisiz bir biçimde derinleştirir. Buna karşılık verilecek tepkinin de tek seferlik bir reaksiyon değil, zamana yayılan stratejik bir direniş hattı olması gerekir.
Tam da bu yüzden meslek örgütlerine, özellikle de basın ve gazetecilik iş kolundaki sendikalara ve Gazeteciler Cemiyeti’ne düşen görev, bu eylemliliği ve dayanışmayı dönemsel bir refleks olmaktan çıkarıp kronik bir kararlılığa dönüştürmektir. Basın özgürlüğü sadece kriz anlarında hatırlanan bir başlık değil; haftalık buluşmalarla, sürekli raporlamalarla, sahadaki muhabirle odadaki yöneticinin kopmayan bağıyla her gün yeniden üretilmesi gereken bir yaşam damarıdır.
Hatırlayalım: Latinlerin o bilge atasözü yüzyıllardır bu gerçeği fısıldar: “Gutta cavatlapidem, non vi sedsaepecadendo” — Taşı delen suyun gücü değil, damlaların sürekliliğidir.
Bugün karşımızdaki sansür ve otosansür duvarı, mermerden de sert, demirden de kalın görünebilir. Onu bir anda devasa bir balyozla yıkma imkânımız olmayabilir. Ama her gün bıkmadan, usanmadan, ritmini bozmadan düşen bir damla gibi ısrarla gerçeği savunmak; sendikaların ve meslek örgütlerinin öncülüğünde bu sesin sesine ses katmak zorundayız.
Çünkü mesele sadece bir mesleği veya birkaç kalemi korumak değildir. Mesele, bu ülkenin yarınlarına nefes alacak bir alan bırakmaktır. Damlalar durursa, taş kurumaya ve hakikat sonsuza kadar sessizliğe gömülmeye mahkûmdur. O yüzden durmaksızın, bıkmaksızın yazmaya, sormaya ve dayanışmaya devam edeceğiz.