Bir ülkenin felaketi, gerçeğin bilinmemesiyle değil, bilindiği hâlde üzerinin örtülmesiyle başlar.

Eskiden maden ocaklarına kanarya indirirlermiş.

Küçücük, narin bir kuş…

İnsanların henüz kokusunu bile alamadığı zehirli gazı ilk o hissedermiş. Kanaryanın sesi kesildiğinde madenciler anlarmış ki ölüm, yerin altında sessiz sessiz dolaşmaya başlamış.

O küçücük kuş, insanlara yaşamak için son bir fırsat verirmiş.

Şimdi düşünüyorum da…

Bizim memlekette kanaryalar sustuğunda kimse madenden çıkmıyor.

Kimse dönüp havayı koklamıyor.

Üstelik kuşun neden sustuğunu soran da pek olmuyor.

Aksine, kafesin üzerine örtüyü çekenleri alkışlayanlar bile çıkıyor.

Sonra zehir ciğerlere dolunca herkes birbirine aynı soruyu soruyor:

Nasıl oldu da buraya geldik?

⸻

Aylar önce BabaOcağı’nda bir dosya açtık.

Bugün memleketin başına bela olan, herkesin konuştuğu, ülkenin bir türlü içinden çıkamadığı o fon skandalını yazdık.

O günlerde ortalık bugünkü kadar kalabalık değildi.

Televizyon ekranlarında ahkâm kesenler yoktu.

Her şeyi önceden biliyormuş gibi konuşanlar, birbirinin sözünü keserek memleket kurtaranlar henüz sahneye çıkmamıştı.

Biz vardık.

Bir de önümüzde duran sorular…

Belgelerin peşine düştük. İz sürdük. Anlamaya, anlatmaya çalıştık.

Çünkü gazetecilik, herkesin gördüğünü bir kez daha göstermek değildir.

Bazen kimsenin açmaya cesaret edemediği bir kapının önünde durmaktır.

O kapının ardında ne olduğunu bilmeseniz de tokmağına uzanmaktır.

Biz uzandık.

Peki sonra?

BabaOcağı.com erişime engellendi.

Başımıza gelmeyen kalmadı.

Bir sabah uyandığınızda, günlerce emek verdiğiniz haberlerin okura ulaşamadığını düşünün.

Bir haberin peşinden koşarken kendinizi o haberi neden yaptığınızı anlatmak zorunda bırakıldığınız yerde buluyorsunuz.

Sorularınızı sorduğunuz insanlar susuyor.

Siz konuştuğunuz için uğraştırılıyorsunuz.

İşte insanın içine en çok bu oturuyor.

Yazdığınız haberden korkulması değil.

O haberde anlatılanlardan korkulacağına, haberi yazandan korkulması.

⸻

Aradan aylar geçti.

Şimdi aynı ülke, bizim o gün işaret ettiğimiz belayla boğuşuyor.

O gün duymak istemedikleri sorular bugün her yerde.

O gün üzerini örtmeye çalıştıkları mesele, artık örtünün altına sığmıyor.

Ve ben, bütün yaşadıklarımızı düşündükçe aynı soruya dönüyorum:

Bizi susturmak için harcadığınız çabanın yarısını gerçeği araştırmaya harcasaydınız, bugün bu memleket neler yaşamamış olurdu?

Bir internet sitesine erişimi engelleyebilirsiniz.

Bir gazeteciyi mahkeme kapılarında yorabilirsiniz.

Ekmeğiyle, emeğiyle, sabrıyla sınayabilirsiniz.

Dostlarının bile arayıp sormaya çekindiği bir yalnızlığın içine itilebilirsiniz.

Ama gerçeği ne yapacaksınız?

Hangi kapının ardına kilitleyeceksiniz?

Hangi kararla yok sayacaksınız?

Hangi karanlıkta saklayacaksınız?

Biz bu ülkede çok şey gördük.

Dün alkışlananların bugün inkâr edildiğini, dün yere göğe sığdırılamayanların bugün adının bile anılmadığını gördük.

Ama bir şey hiç değişmedi.

Gerçeği gömmeye çalışanlar, eninde sonunda kendi kazdıkları çukurun başında buluştu.

⸻

Biz gazeteciliği birilerinin sofrasına ilişmek sanmadık.

Güçlülerin omzuna yaslanmayı, onların gölgesinde serinlemeyi marifet bilmedik.

Önümüze uzatılan her eli sıkmak zorunda olmadığımızı, bazen o elin ne yaptığını sormamız gerektiğini öğrendik.

Kolay olmadı.

Hâlâ da değil.

İnsan bazen yoruluyor.

Bunca yılın ardından, aynı şeyleri yeniden yaşamak insanı yoruyor.

Bir haberin peşinden giderken kendinizi savunmak zorunda kalmak yoruyor.

Haksızlığa uğradığınızı bildiği hâlde başını başka tarafa çeviren insanları görmek yoruyor.

Hele bir de yıllardır aynı yollardan geçtiğiniz, aynı masalarda oturduğunuz, aynı sözlere inandığınız insanların sessizliği…

İşte o, insanın içine başka türlü dokunuyor.

Çünkü insan düşmanının ne yapacağını az çok bilir.

Asıl yarayı, sesini tanıdığı insanların sessizliği açar.

Bütün bunları bir sitem olsun diye yazmıyorum.

Yalnızca bazı suskunlukların, söylenen en ağır sözlerden bile daha uzun yaşadığını biliyorum.

Ve kötülüğün yalnızca onu yapanların elinde büyümediğini…

Bazen iyi insanların sustuğu yerde kök saldığını da.

⸻

Şimdi çıkıp, “Biz demiştik!” diye bağırmamızı bekleyenler olabilir.

Yapmayacağız.

Çünkü içimde bir zafer duygusu yok.

Bir gazeteci için yazdıklarının doğrulanması elbette önemlidir.

Ama yazdıklarınızın doğrulanması, ülkenizin daha büyük bir karanlığa sürüklenmesi anlamına geliyorsa, hangi zaferden söz edebilirsiniz?

Keşke yanılmış olsaydık.

Keşke o gün gördüğümüz işaretler bizi yanıltmış olsaydı.

Keşke birileri çıkıp sorularımıza cevap verseydi.

Keşke yazdığımız haberler değil, haberlerde anlattığımız meseleler tartışılsaydı.

Keşke…

İnsanın hayatında bazen en ağır kelime budur.

Çünkü her keşkenin ardında, artık geri getiremeyeceğiniz bir zaman durur.

Biz o günleri geri getiremeyiz.

Ama o gün yaşananları da unutturamayız.

Bugün herkes yangını konuşuyor.

Alevlerin nasıl büyüdüğünü, kimlerin ne yaptığını, bu işin nereye varacağını…

Oysa biz dumanı aylar önce göstermiştik.

Bizi dinlemediler.

Daha kötüsü, dumanı gösteren pencereyi kapatmaya çalıştılar.

Şimdi yangın büyüdü diye şaşırıyorlar.

⸻

BabaOcağı benim için yalnızca bir haber sitesi değil.

Bir inat.

Bir ömürlük gazetecilik inadının bugünkü adı.

Gençliğimi, yıllarımı, ömrümün en güzel zamanlarını verdiğim bu meslekte öğrendiğim bir şey varsa, o da şudur:

İnsan bazen her şeyini kaybedebilir.

İşini, parasını, huzurunu…

Bir zamanlar yanında yürüyen insanları bile.

Ama başını yastığa koyduğunda kendisine söyleyecek bir sözü kalmalı.

Benim kendime söyleyecek sözüm var.

Biz o gün susturulmak istenen haberi yaptık.

Korkmadığımız için değil.

Korkunun, gerçeğin önüne geçmesine razı olmadığımız için.

Elbette hata yapabiliriz. Eksik kalabiliriz. Yanılabiliriz.

Bunun hesabını vermekten kaçmayız.

Ama birilerinin keyfi kaçacak diye kalemimizi kırmayız.

Birilerinin düzeni bozulacak diye gördüğümüzü görmezden gelmeyiz.

Çünkü gazetecilik biraz da insanın kendi vicdanına verdiği sözü tutmasıdır.

⸻

Şimdi o eski maden ocağındaki kanaryayı yeniden düşünün.

Küçücük bir kuş…

Ne madeni yönetmek istiyor ne madencilerin yerine karar vermek.

Yalnızca tehlikeyi herkesten önce hissediyor.

Ve son nefesine kadar ötüyor.

Bizim yaptığımız da buydu.

Tehlikeyi gördük.

Yazdık.

Duyulsun istedik.

Onlar sesimizi kesmeye çalıştı.

Şimdi zehir her yere yayılırken, birileri hâlâ kanaryanın neden öttüğünü sorguluyor.

İşte bu yüzden yaşadığımız şey yalnızca bir gazetecinin, bir haber sitesinin meselesi değil.

Bu memleketin hakikatle kurduğu ilişkinin meselesi.

Gerçeği söyleyene kızıp yalanla yaşamaya razı olanların meselesi.

Ve ne yazık ki bedelini yalnızca gazeteciler ödemiyor.

Hepimiz ödüyoruz.

Bir ülke, kendisini uyaranların sesini kısmaya başladığında yalnızca haber alma hakkını kaybetmez.

Kendi felaketini önleme ihtimalini de kaybeder.

Günün sonunda tarih kimin ne kadar güçlü olduğunu, kimin hangi koltukta oturduğunu pek umursamaz.

Ama kimin sustuğunu, kimin susturduğunu ve kimin bütün bunlara rağmen konuştuğunu bir yere yazar.

Bizim de söyleyecek son bir sözümüz var.

O gün biz yazdık.

Onlar susturdu.

Bugün memleket, susturulan o gerçeğin ağırlığı altında.

Ve biz hâlâ buradayız.

Aynı yerde.

Aynı inatla.

Çünkü insan bazen kalemini elinden bırakırsa yalnızca mesleğini değil, kendisini de kaybeder.

Biz kendimizi kaybetmemek için yazıyoruz.

Dün olduğu gibi bugün de…

Ne pahasına olursa olsun, hakikati yazacağız.