Önceki gün Kemal Aratan'ın vefat haberini aldım. Bir kez daha içime tarifsiz bir hüzün çöktü. Çünkü artık bu haberleri yalnızca bir karikatüristin, bir mizah ustasının aramızdan ayrılması olarak karşılayamıyorum. Her kayıpla birlikte çocukluğumdan, ilk gençliğimden, bir zamanlar kurduğum hayallerden de bir parçanın eksildiğini hissediyorum.
Kemal Aratan da gitti…
Gırgır, Limon, Avni, Hıbır, Pişmiş Kelle, Leman ve ismini sayamadıklarım… Bir dönemin mizahına damga vuran dergilerin sayfalarında çizgileriyle hayat bulan bir başka usta daha aramızdan ayrıldı. Galip Tekin'le birlikte yarattığı Vah Vahap Vah karakteriyle hafızalara kazınan Aratan, yalnızca bir çizer değildi. Bir kuşağın mizah anlayışına, hayal dünyasına ve hayata bakışına dokunan isimlerden biriydi.
Ama bugün benim için mesele bundan biraz daha fazlası.
Ortaokul ve lise yıllarımda karikatür çiziyordum. Hatta bir dönem karikatürist olmayı ciddi ciddi hayal ediyordum. Defterlerin kenarlarına çizdiğim yüzler, abartılı burunlar, tuhaf tipler, toplumsal olaylara dair küçük espriler… Bir çocuğun dünyayı anlamlandırma biçimiydi belki de bütün bunlar.

(Karikatüre heves ettiğim günlerde Deli Dergisi'nde (52. Sayı) yayınlanan İlk esprim. Rahmetli Derya Sayın çizmişti.
İmzamı Mehmet Utku olarak vermiştim ama sadece Mehmet olarak yazılmıştı.)
O yıllarda benim için mizah dergileri yalnızca okunup bir kenara bırakılan yayınlar değildi. Birer hayal kapısıydı.
Gırgır'a, Limon'a, Leman'a, Deli'ye ve Parazit’e gidip gelirdim. O dergilerin kapısından içeri girmek, çizerleri görmek, çizimlerimi göstermek, o dünyanın bir parçası olabilmek benim için başlı başına bir heyecandı. Başka dergilerle de temasım oldu. O günlerin heyecanını, bir çizginin yayımlanmasının verdiği mutluluğu bugün bile hatırlıyorum.
O dergilerin koridorlarında, sayfalarında, masalarında yalnızca karikatür yoktu. Bir kültür, bir itiraz biçimi, bir özgürlük arayışı vardı. Oğuz Aral'ın açtığı yoldan yürüyen, toplumsal meseleleri birkaç çizgiyle anlatabilen, iktidarı, bürokrasiyi, eşitsizliği, gündelik hayatın saçmalıklarını mizahın gücüyle görünür kılan insanlar vardı.
Onları yalnızca okur olarak tanımadım. Biraz da o dünyanın içine girmeye çalışan genç bir çizer adayı olarak tanıdım. Belki bugün hepsinin adını tek tek hatırladığım o günler, hayatımın en güzel hayallerinden birinin kurulduğu zamanlardı.
Sonra hayat başka yerlere götürdü. Karikatürist olmadım. Kalemi başka biçimlerde kullandım. Yazarlık, gazetecilik, iletişim danışmanlığı derken başka bir yol çizdim kendime. Ama karikatür çizme hevesim, o dergilerin kokusu, sayfalarını çevirirken duyduğum heyecan hiç kaybolmadı.
Şimdi o günlerin insanları birer birer aramızdan ayrılıyor.
Atılgan’a atlayıp önce Metin Demirhan gitti ardından Galip Tekin ve Latif Demirci'yi uğurladık. Muhlis Bey'den Arap Kadri'ye, Press Bey'e uzanan o eşsiz mizah dünyasının yaratıcısını…

Ardından Kaan Ertem'i kaybettik. Çizgileriyle gündelik hayatın absürtlüğünü, insanın kendiyle ve toplumla kurduğu tuhaf ilişkiyi anlatan bir başka ustayı… Erdener Abi, Öğreten Adam ve Oğlu öksüz kaldı. Derya Kuzusu Derya Sayın, KemKen (Kemal Kenan Ergen), Musa Gümüş ve Alper Ocak'ın vefat haberi de bu kayıplara eklendi. Şimdi Kemal Aratan…

Her biri ayrı bir dünya, ayrı bir üslup, ayrı bir mizah diliydi. Ama hepsinin ortak bir yanı vardı: Bize yalnızca güldürmeyi değil, gülerek düşünmeyi de öğrettiler.

Onların çizgilerinde Türkiye vardı. Sokağın insanı, işçinin derdi, memurun çaresizliği, politikacının ikiyüzlülüğü, zenginin kibri, yoksulun öfkesi vardı. Bazen tek bir karikatür, sayfalarca yazının anlatamadığını anlatırdı. Çünkü iyi karikatür, yalnızca bir çizim değil, zamanın ruhuna tutulmuş bir aynaydı.
Ve şimdi o aynayı tutan eller birer birer eksiliyor.
Belki de en acısı, onların ardından yalnızca bir sanat kuşağını değil, o kuşağın yetiştiği kültürel iklimi de kaybediyor olmamız. Mizah dergilerinin bir okul olduğu, gençlerin çizdiklerini alıp dergi kapılarında heyecanla beklediği, bir karikatürün ülkenin gündemini değiştirebildiği zamanlardan söz ediyoruz.
Bugün geriye dönüp baktığımda karikatürist olamadığım için bir pişmanlık duymuyorum. Ama o hayalin içindeki çocuğu özlüyorum. Bir derginin sayfalarında çizgisini görmeyi bekleyen, bir çizerle tanışınca heyecanlanan, bir gün kendi karikatürlerinin de o sayfalarda yer alacağını düşleyen çocuğu…
Belki de insanın yaşı ilerledikçe en çok özlediği şey, gerçekleştiremediği hayallerinden çok, o hayallere inanırken duyduğu heyecan oluyor.
Kemal Aratan'ın vefatıyla bugün yine o yıllara döndüm. Gırgır'ın, Limon'un, Leman'ın, Deli'nin sayfalarında dolaştım. Bir zamanlar kapısından içeri girdiğim dergileri, tanıdığım insanları, çizdiğim karikatürleri, yayımlanan çalışmalarımı düşündüm.

Birer birer eksiliyorlar. Onların çizgileriyle büyüyen kuşaklar da biraz daha yalnızlaşıyor.
Oysa onların çizgileri hâlâ yaşıyor. Bir zamanlar bir derginin sayfasında bizi kahkahaya boğan o karikatür, bugün dönüp baktığımızda ülkenin geçmişine, toplumsal hafızasına ve insanlık hâllerimize dair çok şey anlatıyor.
Belki de gerçek sanatın gücü burada: Yaratanı aramızdan ayrılsa da eseri yaşamaya devam ediyor.
Ben bugün Kemal Aratan' a yalnızca bir okur olarak değil, bir zamanlar onun dünyasının kapısından içeri girmeye çalışan, karikatürist olmayı düşleyen bir çocuk olarak da veda ediyorum.
Güle güle Kemal Aratan…
Bir zamanlar çizgilerinizle güldürdünüz bizi. Şimdi o çizgilere bakıp çocukluğumuzu hatırlıyoruz.
Ve anlıyoruz ki insan bazen bir karikatüristin ölümüne değil, onunla birlikte kendi çocukluğunun bir parçasının da sonsuza dek uzaklaşmasına ağlıyor.