Bir ülkede insanlar çalıştıkları hâlde geçinemiyorsa, mesele yalnızca ekonomi değildir. Gençler okuyarak daha iyi bir hayat kurabileceklerine inanmıyorsa, sorun eğitim sisteminin sınırlarını aşmıştır. Emeklilik dinlenme hakkından çıkıp ay sonunu getirme mücadelesine dönüşüyorsa, ortada yönetilmeyi bekleyen bir istatistikten fazlası vardır.
Avrupa’dan gelen protesto haberlerine biraz da buradan bakmak gerekiyor.
Fransa’da öğrencilerin eğitim koşullarına ilişkin itirazlarıyla büyüyen hareket, hayat pahalılığı ve kamu hizmetlerindeki gerilemeye yönelik daha geniş bir tepkiyle buluştu. BirGün’ün 19 Ekim tarihli haberinde öğrencilerin anlattıkları, bu buluşmanın yalnızca bir talep listesiyle açıklanamayacağını gösteriyor: Gençler, içinde yaşayacakları toplumun nasıl şekillendiğine de itiraz ediyor.
İtalya’da, özellikle Milano’da, yaşam maliyetleri ve kamu hizmetlerinin durumu etrafında gelişen gösteriler de benzer bir huzursuzluğu görünür kıldı. Portekiz’de ise barınma sorunu ve hayat pahalılığı insanları sokağa taşıdı.
Her ülkenin siyasi tarihi, örgütlenme geleneği ve sorunlarının ağırlığı farklı. Bu nedenle bütün gösterileri tek bir hareketin şubeleri gibi okumak doğru olmaz. Ancak ortak bir soru duyuluyor: Bu ülkelerde hayatı ayakta tutan insanlar, neden o hayatın içinde giderek daha az yer bulabiliyor?
Uzun zamandır ekonomik sorunlar konuşulurken kullanılan bir dil var. Bütçe dengesi, mali disiplin, piyasaların beklentisi, yatırımcı güveni…
Bunların her biri tartışılabilir. Fakat tartışmanın dışında bırakılmaması gereken insanlar da var.
Öğretmen açığı bulunan bir okulda ders bekleyen çocuğun, kirasını ödemek için temel ihtiyaçlarından vazgeçen çalışanın, yaşamını daraltarak ayakta kalmaya uğraşan emeklinin güveni hangi başlık altında ele alınıyor?
Bir ekonomik programın başarısını, insanların o programın içinde nasıl yaşadığını konuşmadan değerlendirebilir miyiz?
Kamusal hizmetlerden yapılan her kesinti, birilerinin hayatında başka bir masraf olarak belirir. Okulda karşılanmayan ihtiyacı veli cebinden tamamlar. Sağlık hizmetine zamanında ulaşamayan yurttaş başka kapılar arar. Ulaşım ve barınma pahalandığında çalışanın ücretinden geriye daha az şey kalır.
Devletin hesabında tasarruf görünen bir karar, ailenin hesabında borca dönüşebilir.
Solun ısrarla hatırlatması gereken gerçek budur: Ekonomik kararların sınıfsal sonuçları vardır. Aynı düzenleme herkesi aynı ölçüde etkilemez. Gelirinin büyük bölümünü kiraya, gıdaya ve ulaşıma ayıran insanla, birikiminden gelir elde eden insan krizi aynı biçimde yaşamaz.
Türkiye’den bu manzaraya bakarken “Avrupa’da da sorun var” demek kolay.
Ama başkasının sıkıntısı, bizim sıkıntımızı hafifletmiyor. Paris’teki öğrencinin itirazı, İstanbul’daki öğrencinin barınma kaygısını önemsizleştirmiyor. Milano’daki çalışanın geçim derdi, Türkiye’de ücretlerin satın alma gücünü tartışmayı gereksiz kılmıyor.
Tersine, farklı ülkelerde benzer soruların sorulması, meselenin ne kadar geniş olduğunu gösteriyor.
Türkiye’de de siyasetin merkezine taşınması gereken gündelik sorular var: Çalışmak insanca yaşamaya yetiyor mu? Bir genç ailesinin imkânlarından bağımsız olarak nitelikli eğitime ulaşabiliyor mu? Emekli, temel ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra sosyal bir hayat sürdürebiliyor mu? Kiracı, bir sonraki yıl nerede yaşayacağını öngörebiliyor mu?
Bu soruların cevabını yalnızca büyüme oranlarında arayamayız. Büyümenin nasıl paylaşıldığını da konuşmak zorundayız.
Bir baba olarak eğitimi de bu tartışmadan ayrı göremiyorum. Çocuklarımızın geleceği için bireysel olarak ne kadar çabalarsak çabalayalım, iyi bir okulun, erişilebilir kültürün, güvenli bir çevrenin yerini tek başımıza dolduramayız. Her ailenin kendi imkânıyla çözüm üretmeye zorlandığı yerde, çocukların başlangıç çizgileri arasındaki mesafe açılır.
Kamusal eğitim bu yüzden bir bütçe kaleminin ötesindedir. Bir çocuğun geleceğinin, ailesinin cüzdanıyla sınırlanmamasını sağlayan ortak güvencemizdir.
Demokratik siyasetin sorumluluğu, yurttaşın sözünü duyabileceği kanalları açık tutmaktır. Sendikaların, meslek örgütlerinin, öğrenci topluluklarının ve sivil toplumun talepleri, karar süreçlerini beslemelidir. İnsanların kendilerini ilgilendiren kararlarda söz sahibi olabilmesi, demokrasinin gündelik hayattaki karşılığıdır.
Türkiye’de muhalefetin önünde de bu açıdan ciddi bir görev bulunuyor.
Geçim sıkıntısını dile getirmek gerekli, fakat yeterli değil. İnsanların hangi somut politikalarla rahatlayacağını anlatmak gerekiyor. Ücretleri koruyan, vergi yükünü ödeme gücüne göre dağıtan, barınmayı erişilebilir kılan, kamusal eğitimi ve sağlığı güçlendiren bir programı gündelik hayatın diliyle açıklamak gerekiyor.
Kiracıya barınma politikasını, emekliye gelir güvencesini, gence eğitimden işe geçişi anlatamayan bir siyaset, haklı öfkeyi kalıcı güvene dönüştürmekte zorlanır.
Sol siyaset tam burada anlam kazanır: İnsanların ayrı ayrı yaşadığını sandığı sıkıntılar arasındaki bağı kurabildiğinde. Borcunu ödeyemeyen çalışana bunun yalnızca kişisel başarısızlığı olmadığını gösterebildiğinde. Çözümü dayanışmada, örgütlenmede ve adil kamu politikalarında somutlaştırabildiğinde.
Avrupa sokaklarından yükselen itirazın bize düşündürmesi gereken budur.
İnsanlar yalnızca bugünkü faturalarını ödemek istemiyor. Çocuklarının yarınına güvenmek, çalışmasının karşılığını almak ve kendi hayatına ilişkin kararlarda söz sahibi olmak istiyor.
Geçinememek bu yüzden siyasidir.
Çünkü ücretin, kiranın, okulun ve hastanenin gerisinde siyasi tercihler vardır. O tercihleri tartışmak da değiştirilmesini istemek de yurttaşlığın en doğal parçasıdır.