Bir kız çocuğu babasıyım.
Bu cümleyi yazarken içimde sevgiyle birlikte bir korku da beliriyor. Kızımın büyümesini, kendi kararlarını vermesini, hayallerinin peşinden gitmesini istiyorum. Dünyayı merak etsin, sorular sorsun, itiraz etsin, hayatını özgürce kursun istiyorum. Ama kız çocuklarının öldürüldüğü haberleri okurken, bütün bu dileklerin önüne başka bir cümle geçiyor:
Yeter ki yaşasın.
Bir babanın çocuğu için kurduğu gelecek hayalinin bu cümleye sıkışması ne kadar ağır. Üstelik bu korkuyu yalnızca kendi evimizin kapısını sağlam tutarak aşamayacağımızı da biliyoruz. Çocuklarımızın güvenliği, içinde yaşadığımız toplumun onları ne kadar koruyabildiğine bağlı.
11 Ekim Dünya Kız Çocukları Günü vesilesiyle eşitlikten, eğitimden, fırsatlardan söz ediyoruz. Elbette etmeliyiz. Fakat ben bugünü düşünürken önce bazı isimlerin önünde duruyorum.
Narin Güran, Gülden Coni, Leyla Aydemir, Eylül Umutlu, Eslem Sare Bulut, Ceylan Önkol.
Farklı zamanlarda, farklı koşullarda hayattan koparılan kız çocukları… Her birinin hikâyesi ayrı; her birinin geride bıraktığı yokluk başka. Onları aynı cümlede anarken yaşadıklarının farklılığını silmek istemiyorum. Benim aklımda yan yana gelen, büyümelerine izin verilmemiş olması.
İsimlerini biliyoruz. Fotoğraflarını gördük. Bazıları için günlerce haberleri takip ettik. Üzüldük, öfkelendik, adalet istedik. Sonra hayatın telaşı içinde başka haberlere geçtik.
Oysa onların evlerinde hayat başka bir habere geçmedi.
Bir çocuğun yokluğu, cenaze günüyle bitmiyor. Ertesi sabah da orada. Sofrada, bayramda, doğum gününde, bir okulun önünden geçerken orada. Başka çocukların büyüdüğünü görmekte, yıllar sonra bile bir sesin ona benzediğini sanmakta orada.
O anne babaların acısını bildiğimi söyleyemem. Böyle bir acıya dışarıdan bakarak onu anladığımızı iddia etmek kolay. Ama bir baba olarak şunu düşünüyorum: Çocuğunun geleceğini kaybetmek, insanın kendi geleceğinin de bir bölümünü kaybetmesi olmalı. Birlikte yaşanacak günlerin, kurulacak cümlelerin, henüz çekilmemiş fotoğrafların bir anda elinden alınması…
Benim kızım büyüyor. Onlar hep çocuk kalacak.
Bu düşünce, kızımın büyümesine duyduğum sevincin içine bir sızı bırakıyor. Bir başka çocuğun aynı yaşa ulaşamadığını bilmek, insanın kendi mutluluğuna bakışını da değiştiriyor.
Ama bu yazıyı yalnızca kız babası olduğum için yazmıyorum. Bir çocuğun yaşam hakkını savunmak için anne ya da baba olmak gerekmiyor. Çocuk sahibi olmayanların sevgisi, öfkesi, sorumluluğu daha az değil. Ben babalığımı, bu meselenin bende açtığı yeri anlatmak için söylüyorum.
Çünkü kendi kızıma güvenli bir gelecek dilerken başka kız çocuklarının korkusunu görmezden gelirsem, ona nasıl bir dünya bırakabilirim?
Kız çocuklarını sevdiğimizi söylüyoruz. Peki onları dinliyor muyuz? Korktuklarını söylediklerinde ciddiye alıyor muyuz? Bir yetişkinden rahatsız olduklarında sözlerine güveniyor muyuz? Bir evde, bir okulda, bir sokakta tehlike içinde olduklarını fark ettiğimizde harekete geçiyor muyuz?
Bir çocuğu korumak bazen tam da o anda başlıyor: Anlattığını küçümsememekte, susmasını istememekte, yetişkinlerin huzuru bozulmasın diye çocuğun korkusunu örtmemekte.
Aileyi önemsemek, aile içinde yaşananları sorgulamaktan vazgeçmek anlamına gelemez. Çocuğun güvenliği söz konusuysa hiçbir yakınlık, hiçbir itibar, hiçbir alışkanlık onun hayatından daha değerli değildir.
Cinayetlerden sonra yükselen öfkenin, çocuklar yaşarken onları koruyacak bir iradeye dönüşmesi gerekiyor. Tehditlerin zamanında ele alınmasına, istismar şüphesinin üzerine gidilmesine, çocukların başvurabileceği güvenli kanallara, okullarda yeterli rehberlik desteğine, etkili sosyal hizmetlere ihtiyacımız var. Adalet talebinin de haber gündemi değişince kaybolmaması gerekiyor.
Bu sorumluluğun bir başka yüzü eğitim.
Eğitim Reformu Girişimi’nin 2024–2025 örgün eğitim istatistikleri ve çağ nüfusu verileri üzerinden yaptığı hesaplamaya göre, Türkiye’de zorunlu eğitim çağındaki yaklaşık 270 bin kız çocuğu okula devam edemiyor. Bu rakamı yılıyla birlikte hatırlamak ve arkasındaki hayatları görmek zorundayız.
270 bin kız çocuğu…
Her birinin bir adı, merakı, yeteneği, söyleyecek sözü var. Kimi bir meslek edinmek istiyor, kimi henüz ne olmak istediğini bilmiyor. Bilmeme hakkı da var. Bir çocuğun eğitim hakkını savunmak için bize büyük bir başarı vaat etmesi gerekmiyor.
Okul, derslerin yanında arkadaşlıkların kurulduğu, çocuğun kendini ifade edebildiği, gerektiğinde bir yetişkinden yardım isteyebildiği bir yer olmalı. Okula devam edemeyen her kız çocuğu için nedenini sormak, önündeki engeli kaldırmak ve onu yeniden eğitime kazandırmak kamusal bir sorumluluk.
Eğitimden uzak kalmakla cinayete kurban gitmek aynı şey değil. Fakat her iki mesele de bizi çocuğun hakkını ne kadar ciddiye aldığımız sorusuna götürüyor. Kız çocuklarını ailelerin imkânlarına, çevrelerinin anlayışına, karşılarına çıkacak insanların insafına bırakamayız.
Bir kız çocuğunun hayatı şansa bağlı olmamalı.
Narin’i, Gülden’i, Leyla’yı, Eylül’ü, Eslem’i, Ceylan’ı anarken onların yalnızca ölüm haberlerine sığmasını istemiyorum. Onlar birer çocuktu. Yaşamlarının anlamı, başlarına gelenlerle sınırlı değildi. Büyüme, değişme, hata yapma, yeniden deneme hakları vardı. Önlerinde uzun yıllar olmalıydı.
İsimlerini unutmamak, bu yüzden yalnızca geçmişe dönük bir vefa değil. Bugün yaşayan çocuklara karşı verilmiş bir söz olmalı.
Bir kız babası olarak kızıma korkuyla küçültülmüş bir hayat bırakmak istemiyorum. Sürekli dikkatli olması, kendini sakınması, sesini kısması gerektiği söylenen bir hayat… Güvenlik adına özgürlüğünden vazgeçmesini istemiyorum. Özgürce yaşayabileceği kadar güvenli bir toplum istiyorum.
Bunu bütün kız çocukları için istiyorum.
Dünya Kız Çocukları Günü’nde içimden kolayca “Kutlu olsun” demek gelmiyor. Önce hayatta olmayan çocukların isimlerini, sonra eğitimden uzak kalanları, korkusunu anlatamayanları, yardım bekleyenleri düşünüyorum.
Yine de umuttan vazgeçmek istemiyorum. Çünkü yaşayan çocuklara borcumuz, onlara yalnızca kaygımızı bırakmak olamaz. Seslerini duyan, haklarını koruyan, tehlike karşısında zamanında davranan bir ülke kurmak zorundayız.
Kızım büyürken onlar hep çocuk kalacak.
Ben, başka bir kız çocuğunun adını ölüm haberinden öğrenmek istemiyorum.