Eurostat verilerine göre Türkiye, 2025 yılında Avrupa Birliği’nin ihraç ettiği geri dönüştürülebilir hammaddelerin en büyük alıcısı oldu. Toplam miktar 12,8 milyon ton.

Elbette bunun tamamı plastik değil. Metalden kâğıda farklı kategoriler bu rakamın içinde.

Fakat plastik tarafına baktığımızda da tablo değişmiyor.

Avrupa Komisyonu’nun Eylül 2026’da yayımladığı değerlendirmeye göre, yalnızca 2025 yılında Avrupa Birliği’nden Türkiye’ye yaklaşık 510 bin ton plastik atık gönderildi.

Bir başka ifadeyle Türkiye, AB’nin plastik atık gönderdiği OECD ülkeleri arasında başlıca adres konumunda.

Şimdi burada durup şu soruyu sormamız gerekiyor:

Neden?

Avrupa kendi plastik atığını neden binlerce kilometre öteye gönderiyor?

Ve biz neden bunu alıyoruz?

Çin kapıyı kapattı, rota Türkiye’ye döndü

Hikâyenin kırılma noktası 2018.

Çin uzun yıllar dünyanın plastik atıklarının en büyük alıcılarından biriydi. Ancak çevresel bedelin ağırlaşması üzerine plastik atık ithalatına ciddi kısıtlamalar getirdi.

Ardından Malezya, Tayland ve Vietnam gibi ülkeler de benzer önlemler almaya başladı.

Küresel atık ticareti kendisine yeni adresler aradı.

Adreslerden biri Türkiye oldu.

Bugün geldiğimiz noktayı Avrupa’nın kendi rakamları anlatıyor.

Türkiye 2024 yılında AB’den ihraç edilen geri dönüştürülebilir hammaddelerin 12,3 milyon tonunu aldı. 2025’te bu miktar 12,8 milyon tona yükseldi.

Plastik atıkta da Türkiye listenin başında.

Üstelik Avrupa Birliği artık kendi atık ihracat rejimini sıkılaştırıyor.

Kasım 2026’dan itibaren OECD üyesi olmayan ülkelere plastik atık ihracatı yasaklanacak. OECD ülkelerine yapılan ihracat ise daha yakından izlenecek.

Türkiye OECD üyesi olduğu için yasak kapsamına doğrudan girmiyor.

İşte meselenin en kritik noktalarından biri burada.

Avrupa çöpünü gönderebileceği ülkeleri daraltırken Türkiye’nin bu sistemdeki konumu daha da önemli hale geliyor.

“Sıfır Atık” ama kimin atığı?

Türkiye diğer taraftan dünyaya güçlü bir Sıfır Atık mesajı veriyor.

Tam da burada ortaya ciddi bir soru çıkıyor.

Kendi atığımızı azaltmaya çalışırken neden başka ülkelerin yüz binlerce ton plastik atığını ithal ediyoruz?

Geri dönüşüm ekonomisi açısından bakıldığında atık elbette ekonomik değeri olan bir hammadde olabilir. Sanayi belirli nitelikteki plastikleri işleyebilir, yeniden üretime kazandırabilir ve bundan ekonomik değer yaratabilir.

Dolayısıyla tartışma basitçe “atık ithalatı iyidir” ya da “kötüdür” noktasına indirgenemez.

Asıl soru başka:

Türkiye’ye ne geliyor ne kadarı gerçekten geri dönüştürülüyor ve geri dönüştürülemeyen kısmına ne oluyor?

Avrupa Komisyonu’nun Türkiye hakkındaki son değerlendirmesi tam da burada dikkat çekici.

Komisyon, Türkiye’nin mevzuatını güçlendirdiğini, denetimleri artırdığını ve cezaları yükselttiğini teslim ediyor.

Ama aynı rapor üç önemli probleme de işaret ediyor:

Plastik atıkların üretimi ve işlenmesine ilişkin verilerde yeterli şeffaflığın bulunmaması…

İthal edilen plastiklerin çevresel zararlarının önlenmesine ilişkin mevzuatın sahada nasıl uygulandığı konusunda bilgi eksikliği…

Ve plastik atık yönetimindeki yönetişim yapısının yeterince açık olmaması…

Yani mesele yalnızca çevrecilerin itirazından ibaret değil.

Avrupa’nın kendi kurumları bile Türkiye’ye gönderilen plastik atığın nasıl yönetildiğine ilişkin daha fazla bilgi ve ilerleme gerektiğini söylüyor.

Çöp kaybolmuyor

Plastik konusunda yaptığımız en büyük zihinsel hata şu:

Çöp poşetini kapının önüne koyduğumuzda çöpün ortadan kaybolduğunu düşünüyoruz.

Oysa çöp kaybolmuyor.

Sadece yer değiştiriyor.

Avrupa açısından da durum farklı değil.

Bir plastik ambalaj Almanya’da, Belçika’da ya da Hollanda’da geri dönüşüm kutusuna atıldığında hikâye bitmiş olmuyor.

O atık bir gemiye yüklenip binlerce kilometre yol kat ederek Türkiye’ye gelebiliyor.

Burada ayrıştırılıyor.

İşleniyor.

Bir kısmı yeniden ekonomiye kazandırılıyor.

Ama geri dönüştürülemeyen, kirli veya ekonomik değeri bulunmayan bölümün nasıl yönetildiği çevre politikasının asıl sınavını oluşturuyor.

Çünkü plastik doğada “yok” olmuyor.

Parçalanıyor.

Küçülüyor.

Mikroplastiğe dönüşüyor.

Toprağa karışıyor.

Suya karışıyor.

Denize ulaşıyor.

Besin zincirine giriyor.

Ve sonunda dönüp dolaşıp soframıza geliyor.

İşte Greenpeace Türkiye’nin başlattığı “Yuttun Mu?” kampanyasının çarpıcı sorusu tam olarak buraya dokunuyor.

Mesele artık yalnızca “Avrupa’nın çöpünü neden alıyoruz?” sorusu değil.

Mesele o çöpün nereye gittiği.

Geri dönüşüm başka, çöp ithalatı başka

Burada geri dönüşüme karşı çıkmaktan söz etmiyorum.

Tam tersine.

Türkiye’nin güçlü, teknolojik, denetlenebilir ve şeffaf bir geri dönüşüm sektörüne ihtiyacı var.

Ama geri dönüşüm ile başka ülkelerin çevresel yükünü üstlenmek aynı şey değil.

Gerçek bir döngüsel ekonomi önce kendi atığını kaynağında azaltmayı, sonra kendi atığını ayrıştırmayı ve mümkün olduğunca yeniden ekonomiye kazandırmayı gerektirir.

Başka ülkelerin yüz binlerce ton plastik atığını ithal etmek ise çok farklı bir politika tercihidir.

Bu nedenle artık tartışmayı ton rakamlarının ötesine taşımamız gerekiyor.

Türkiye’ye giren her ton plastik atığın izi kamuoyu tarafından takip edilebiliyor mu?

Hangi ülkeden geliyor?

Hangi tesise gidiyor?

Ne kadarı geri dönüştürülüyor?

Ne kadarı bertaraf ediliyor?

Ne kadarı ekonomik değere dönüşüyor?

Ve en önemlisi:

Ne kadarı doğaya karışıyor?

Bunların yanıtlarını bilmiyorsak, elimizde gerçek anlamda bir geri dönüşüm politikasından çok bir güven problemi var demektir.

Avrupa temizlenirken biz kirlenmeyelim

Avrupa Birliği yeni düzenlemeleriyle atık ihracatını giderek daha sıkı kurallara bağlıyor.

Bu gelişme Türkiye açısından önemli bir uyarı.

Türkiye kendisini Avrupa’nın geri dönüşüm üssü olarak mı konumlandıracak, yoksa Avrupa’nın kendi sınırları içinde görmek istemediği atıkların adresi mi olacak?

İkisi aynı şey değil.

Birincisi teknoloji, yatırım, denetim ve katma değer üretir.

İkincisi çevresel maliyeti başka bir toplumun üzerine bırakır.

Ve bu maliyet yalnızca bugünün meselesi değildir.

Toprakta kalan plastik yarının tarım sorunudur.

Denize karışan mikroplastik yarının gıda sorunudur.

Kirlenen yeraltı suyu yarının sağlık ve yaşam sorunudur.

Bu nedenle artık soruyu değiştirmek gerekiyor.

“Bu çöpten ne kadar para kazanıyoruz?” diye sormak yetmez.

“Bu çöpün gerçek maliyetini kim ödüyor?” diye de sormalıyız.

Çünkü Avrupa’nın çöpü sınırı geçtiğinde sorun ortadan kalkmıyor.

Sadece adres değiştiriyor.

Sonra parçalanıyor.

Toprağa, suya, denize karışıyor.

Balığa, sebzeye, suya ulaşıyor.

Ve günün sonunda önümüze bir tabak konuyor.

Belki de Greenpeace’in “Yuttun mu?” sorusunu bu yüzden biraz değiştirerek sormak gerekiyor:

Avrupa çöpten kurtuldu.

Peki biz ne yaptık?

Yuttuk mu?