Bir eski zamanda, Çin’in Şang Hanedanı’nda kral öldüğünde, ölüm yalnızca krala ait sayılmazmış.

Kral tanrı sayılırmış.

O ölünce, yanında sevdikleri, yoldaşları, hizmetkârları, kimi zaman akrabaları da öldürülür; hepsi onunla birlikte toprağın karanlığına gömülürmüş.

Ne tuhaf bir dünya…

Birinin ölümü, neden başkasının da sonu olsun?

Güç, insanın elinden giderken neden yanında başkalarını da götürmek istesin?

Bu hikâyeyi her hatırladığımda irkilirim.

Belki de insanlığın en eski hastalıklarından biridir bu: Kendini bulunduğu yerden daha büyük görmek.

Kral giderse saray bitecek sanmak.

Kendi sonunu, herkesin sonu zannetmek.

Oysa tarih, bunun böyle olmadığını defalarca gösterdi.

Krallar öldü.

Saraylar yıkıldı.

Tahtlar devrildi.

İsimler taşlardan silindi.

Ama hayat, onların ardından hep devam etti.

Bugün CHP’nin etrafında yaşananlara bakarken, nedense aklıma hep o Şang mezarları geliyor.

Partiden ayrılanlar, yollarını ayıranlar, yeni bir yol kuranlar…

Kimi giderken arkasında bıraktığı ocağın da kendisiyle birlikte söneceğini düşünüyor.

Sanki o kapıdan çıkınca içeride hiçbir şey kalmayacak.

Sanki yıllardır o kapının önünde bekleyen insanların emeği, hatırası, kavgası, sevinci, acısı bir bavula konup götürülebilecek.

Oysa siyaset böyle bir şey değil.

Hele CHP gibi neredeyse bir asırlık bir hikâyenin içinden geçiyorsanız, hiçbir insan o hikâyenin tamamı değildir.

Ben bunu gazetecilik yaptığım yıllarda çok gördüm.

Bir dönem herkesin etrafında toplandığı insanlar oldu.

Sesleri salonları doldurdu.

Fotoğrafları duvarlara asıldı.

Adları manşetlere çıktı.

Sonra zaman geçti.

Kimi gitti.

Kimi unutuldu.

Kimi kendi kurduğu hikâyenin altında kaldı.

Fakat o kapılardan girip çıkan sıradan insanların hikâyesi kaldı.

Bir seçim günü sabaha kadar sandık başında bekleyenlerin…

Mahalle mahalle dolaşanların…

Parasını yol parasına yetiremeyip yine de toplantıya gelenlerin…

Çocuğunun rızkından ayırdığı üç kuruşla partiye yardım edenlerin…

İnandığı şey uğruna yıllarca kavga edenlerin…

Asıl parti biraz da onların hikâyesidir.

Bu yüzden birilerinin gitmesiyle bir ocağın sönmesini beklemek, siyasetin hafızasını hiç anlamamaktır.

Çünkü bazı ocaklar bir kişinin nefesiyle yanmaz.

Arkalarında yüz binlerce insanın soluğu vardır.

Ve bu hikâye, yalnızca Cumhuriyet Halk Partisi’nin kendi tarihiyle de sınırlı değildir.

Bu toprağın çok daha eski bir hafızası vardır.

İşgal günlerinde elinde silahı olmayanların bile direndiği…

Mustafa Kemal’in peşinden yola çıkanların…

Cephane yetiştirmek için kağnısının başına geçen kadınların…

Çocuğunu geride bırakıp cepheye gidenlerin…

“Yok” denilen yerde var etmeye çalışanların hafızasıdır bu.

O yüzden CHP’nin duvarlarına yalnızca bir parti binasının duvarları gibi bakamıyorum.

Orada bir memleket hikâyesinin izlerini görüyorum.

Elbette bugün o hikâyenin içinde yanlışlar da var.

Kavgalar da var.

Kırgınlıklar da var.

İnsanların birbirine sırt çevirdiği günler de…

Bunların hiçbirini görmezden gelmenin anlamı yok.

Fakat bir yapıyı eleştirmek başka şeydir, onun hafızasını yok saymak başka.

İnsanlar gelir.

İnsanlar gider.

Bazen en güçlü görünenler bile bir gün kendi kurdukları cümlenin içinde yalnız kalır.

Fakat geride kalanların hafızası kolay kolay ölmez.

Şang kralları bunu bilmiyordu.

Kendi ölümleriyle birlikte herkesin de öleceğini sandılar.

O karanlık çukurlara insanları doldurdular.

Sonra zaman geçti.

Şanglar gitti.

O çukurlar kaldı.

Bugün onların adlarını hatırlıyorsak, kralların ihtişamı için değil; o karanlığın içinde kaybolan insanların hikâyesi için hatırlıyoruz.

Belki bugün de ders alınması gereken yer tam burasıdır.

Bir siyasi hareketi kendisinden ibaret sananlar, eninde sonunda yanılır.

Çünkü hiçbir insan bir halkın hafızasından büyük değildir.

Hiçbir koltuk bir davanın kendisi değildir.

Ve hiçbir ayrılık, yılların emeğini toprağın altına gömemez.

CHP, Şangların krallığı değildir.

Birileri gitti diye bütün ocak sönmez.

Birileri kendi yolunu çizdi diye geride kalanların hikâyesi bitmez.

Çünkü bazı insanlar bir partiyi yönettiği için değil, hayatının bir parçasını oraya bıraktığı için o ocağa bağlıdır.

Kimi gençliğini…

Kimi babasının hatırasını…

Kimi bir dostunu…

Kimi kaybettiği bir kardeşini…

Kimi de bu ülkenin daha güzel bir gün göreceğine dair inancını.

İşte hiçbir kralın, hiçbir liderin, hiçbir makamın beraberinde götüremeyeceği şey tam da budur.

Hatıra.

Ve bazen bir ocağı yeniden yakmaya yeten tek şey de o hatıradır.