Yaşar’ın babası öldü.
Belki bu cümle dışarıdan bakıldığında sıradan bir ölüm haberi gibi görünebilir.
Ama Soma’da bazı ölümler yalnızca ölüm değildir.
Bazı cenazelerin arkasından sadece insanlar yürümez; yarım bırakılmış bir adalet de yürür.
Yaşar şimdi babasını toprağa verecek. Bir kez daha eksilecek. Bir kez daha o kara günün açtığı yara kanayacak.
Çünkü Soma’da 13 Mayıs 2014’te yalnızca 301 madenci ölmedi.
Çocukların çocukluğu öldü.
Kadınların hayatı ikiye bölündü.
Anneler oğullarını, çocuklar babalarını beklemeyi bıraktı.
432 çocuk babasız kaldı.
Ve Türkiye onlara bir söz borçlandı:
Adalet.
Aradan on iki yıl geçti.
Peki nerede o adalet?
301 insanın öldüğü Soma ana davasında bugün tutuklu sanık yok.
Ama Soma ailelerinin haklarını savunan iki avukat hapiste:
Can Atalay ve Selçuk Kozağaçlı.
Evet, yanlış okumadınız.
Madende ölenlerin hesabını sormak için mahkeme salonlarında mücadele eden avukatlar cezaevinde; Soma ana davasının sanıkları açısından ise tutuklu kimse kalmadı.
Bundan daha ağır bir Türkiye fotoğrafı olabilir mi?
Bir tarafta 301 mezar.
Bir tarafta babasız büyüyen çocuklar.
Bir tarafta yıllardır adliye kapılarında “adalet” diye haykıran aileler.
Öte tarafta cezasızlık duygusu.
Ve demir parmaklıkların arkasında, o ailelerin avukatlığını yapan Can Atalay ile Selçuk Kozağaçlı.
Soma’nın hikâyesini artık yalnızca 13 Mayıs’tan 13 Mayıs’a hatırlanan bir “maden faciası” olarak anlatamayız.
Çünkü Soma bitmedi.
Yaşar’ın babasının ölümü de bunu hatırlatıyor bize.
İnsanlar artık yalnızca 301 madencinin yasını tutmuyor. O günün ardından geçen yılların, sonuçsuz kalan adalet arayışının, ömürlerini evlatlarının ve eşlerinin hesabını sormaya adamış anne ve babaların da birer birer eksilişini izliyoruz.
İnsan ister istemez soruyor:
Daha kaç kişi adaleti göremeden ölecek?
Bir baba daha öldü.
Belki yıllarca oğlunun acısını taşıdı. Belki her 13 Mayıs geldiğinde aynı karanlığın içine yeniden düştü. Belki tek istediği ölmeden önce “Sorumlular hak ettikleri cezayı aldı” cümlesini duyabilmekti.
Duyamadı.
İşte insanı asıl öfkelendiren de bu.
Devlet yalnızca insanların can güvenliğini sağlamakla yükümlü değildir. Ölümler yaşandıktan sonra geride kalanlara adalet sağlamakla da yükümlüdür.
Çünkü adalet geciktiğinde yalnızca dosyalar eskimez.
İnsanlar yaşlanır.
Anneler ölür.
Babalar ölür.
Çocuklar büyür.
Mezar taşları eskir.
Ama soru aynı yerde durur:
301 insan neden öldü ve bunun gerçek bedelini kim ödedi?
Soma’nın üzerinden on iki yıl geçti.
Takvim ilerledi.
Yaşar büyüdü.
Bir baba daha bu dünyadan göçtü.
Ama Türkiye'nin Soma'ya olan borcu hâlâ kapanmadı.
Bu yüzden Yaşar’ın babasının ardından yalnızca “başımız sağ olsun” demek yetmiyor.
Öfkelenmek gerekiyor.
Hatırlamak gerekiyor.
Sormak gerekiyor.
Çünkü Soma’da toprağın altında kalan yalnızca 301 madenci değildi.
Adalet de orada kaldı.
Ve bugün o adaleti yerin altından çıkarmaya çalışanların arasında bulunan Can Atalay ile Selçuk Kozağaçlı hâlâ cezaevinde.
Yaşar’ın babası ise artık yok.
Bir insan daha adaleti göremeden gitti.
Başımız sağ olsun Yaşar.
Ama artık yalnızca başımız sağ olmasın.
Bir gün adaletimiz de sağ olsun.