Fransa’da sokaklar bir kez daha itirazın, öfkenin ve değişim talebinin adresi. Gençler geleceklerini, emekçiler haklarını, toplumun giderek daha geniş kesimleri ise insanca yaşama koşullarını savunuyor. Meydanlarda yükselen ses yalnızca bugünün ekonomik ve siyasi politikalarına değil, yıllardır derinleşen eşitsizliğe de bir itiraz.

Fransa için sokak yeni bir mücadele alanı değil. 1968 Mayısı’ndan Sarı Yelekliler hareketine, emeklilik reformuna karşı kitlesel gösterilerden öğrenci eylemlerine kadar uzanan bir toplumsal hafıza var. Bu ülkede sokak, zaman zaman parlamentonun söyleyemediğini söyleyen bir kürsüye dönüşüyor.

Bugün de benzer bir tabloyla karşı karşıyayız. Gençler geleceklerinden kaygılı. Eğitimde fırsat eşitsizliği, hayat pahalılığı, güvencesizlik ve giderek daralan yaşam alanları toplumsal öfkeyi büyütüyor. Ancak iktidarların bu öfkeye verdiği yanıt çoğu zaman talepleri dinlemek yerine güvenlik politikalarını öne çıkarmak oluyor.

Bir toplumun gençleri sokaklara çıkıyorsa önce neden çıktıklarını sormak gerekir.

Fransa'daki eylemler yalnızca meydanlarda değil, basında da bir mücadele alanı yaratıyor. Bir tarafta protestoları çatışma, gözaltı ve kamu düzeni üzerinden okuyan haber dili; diğer tarafta sokaktaki insanların taleplerini, polis müdahalelerini ve hükümetin sorumluluğunu sorgulayan gazetecilik anlayışı var.

Çünkü gazetecilik yalnızca kırılan bir vitrini göstermek değildir. O vitrinin önünde neden binlerce insanın toplandığını da anlatabilmektir. Şiddeti haberleştirmek kadar, şiddetin gölgesinde görünmez hâle gelen toplumsal talepleri ortaya çıkarmak da gazeteciliğin sorumluluğudur.

Peki ya sanatçılar?

Fransa'da sinema ve müzik dünyasından yükselen dayanışma sesleri, sanatın toplumsal mücadelelerle ilişkisini yeniden gündeme getiriyor. Omar Sy, Vincent Lindon, Camille Cottin, Swann Arlaud, Tahar Rahim ve Louane gibi isimlerin öğrenci hareketine yönelik destek açıklamaları, kültür dünyasının toplumsal sorunlara kayıtsız kalmadığını gösteriyor.

Elbette her sanatçı politik bir açıklama yapmak zorunda değil. Ama sanatın insanı, insanın yaşadığı toplumu ve o toplumdaki adaletsizlikleri görmezden gelerek var olabileceğini düşünmek de kolay değil.

Bertolt Brecht'in tiyatrosundan Jean-Paul Sartre'ın düşünce dünyasına, Émile Zola'nın Dreyfus Davası karşısındaki tarihsel tutumuna kadar Fransa ve Avrupa kültür tarihinde sanatın ve aydınların iktidarla hesaplaştığı güçlü bir gelenek var.

Bugün sokaktaki gençlerle dayanışma gösteren sanatçılar da bu geleneğin günümüzdeki karşılığını hatırlatıyor.

Çünkü mesele yalnızca bir protestoya destek vermek değil. Mesele, sanatçının yaşadığı çağın tanığı olup olmayacağı.

Bir oyuncunun sahnesi, bir müzisyenin mikrofonu, bir yazarın kalemi yalnızca kişisel başarıların aracı değildir. Gerektiğinde toplumun duyulmayan seslerine de alan açabilir.

Fransız muhalif basınının açtığı tartışma da; kamu düzeni kimin için korunuyor? Gençlerin geleceğini belirleyen ekonomik ve siyasi kararlar neden aynı kararlılıkla sorgulanmıyor? Bir ülkede protesto hakkı, ancak kimseyi rahatsız etmediği sürece mi geçerli?

Bu sorular yalnızca Fransa'ya ait değil.

Dünyanın pek çok ülkesinde gençler benzer kaygılarla büyüyor. Diplomaları var ama iş güvenceleri yok. Hayalleri var ama o hayallere ulaşabilecekleri koşullar giderek zorlaşıyor. Bir yanda büyüyen servetler, diğer yanda yaşamını sürdürebilmek için daha fazla çalışmak zorunda kalan milyonlar…

Böyle bir dünyada sanatın yalnızca piyasanın beklentilerine göre şekillenmesi, sanatçının da yalnızca görünürlüğü ve popülerliğiyle değerlendirilmesi başlı başına bir sorun.

Sanat, toplumdan koparıldığında yalnızca estetik bir nesneye dönüşme tehlikesi taşır. Oysa sanatın en güçlü yanı, insana başka bir hayatın mümkün olduğunu düşündürebilmesidir.

Fransa sokaklarında bugün yükselen sesler bize bir kez daha bunu hatırlatıyor.

Demokrasi yalnızca sandıkta oy vermek değildir. İtiraz edebilmek, örgütlenebilmek, hakkını arayabilmek ve gerektiğinde iktidarın karşısında söz söyleyebilmektir.

Sanatçının toplumsal sorumluluğu da tam burada başlar. Herkesin sustuğu yerde konuşabilmek, görmezden gelinen insanları görünür kılabilmek ve gücün değil, insanın yanında durabilmek.

Fransa'da gençler sokakta, sanatçılar ise onlara sesleriyle eşlik ediyor.

Bir ülkede gençler geleceklerini savunmak için sokaklara çıkarken, sanat dünyası yalnızca kendi sahnesinin ışıkları altında kalabilir mi?

Çünkü bazen sanatın en güçlü sahnesi, tiyatro salonlarının dışında, hayatın tam ortasında kurulur.