Yıl 1981.

12 Eylül’ün hemen ertesi.

Ömer Kavur, Ayvalık sokaklarında “Kırık Bir Aşk Hikâyesi”ni çekiyor. Başrolde Kadir İnanır var. Yanında Hümeyra ve Kamuran Usluer…

Film bir aşk hikâyesi anlatıyor görünse de arkasında başka bir Türkiye duruyor. Darbenin üzerinden henüz bir yıl geçmiş. Suskun, içine kapanmış, sıkışmış bir ülke…

Geçtiğimiz günlerde Ayvalık Uluslararası Film Festivali için aynı sokaklarda dolaşırken ister istemez o filmi düşündüm. Sonra Kadir İnanır’ı.

Çünkü bazı oyuncular oynadıkları filmlerden daha büyük bir hikâye bırakırlar.

Kadir İnanır da onlardan biriydi.

12 Eylül sonrasında sinemanın üzerine çöken sansürden payını aldı. Filmleri sansür kurullarından döndü, kesildi. Ama sonraki yıllarda tercih ettiği filmler ve kamusal açıklamalarıyla politik sözünü saklamadı. İnanır,1980 sonrasında kariyerinin daha politik bir çizgiye yöneldiği, 12 Eylül’ü eleştiren yapımları tercih ettiği özellikle belirtelim

Yıllar sonra yaşamını anlatan “Kuzeyden Gelen Adam” belgeselinde de 12 Eylül ve Kenan Evren konusunda sözünü esirgemedi. Onun için mesele yalnızca geçmiş değildi. Oyuncu haklarından sendikalaşmaya, Kürt meselesinden barış tartışmalarına kadar Türkiye’nin zor meselelerinde konuşmayı seçti.

Bedeli ne olursa olsun.

Şimdi ise Kadir İnanır’ın ölümünün ardından başka bir tartışmanın içindeyiz.

Mirasının.

Ama galiba burada konuşmamız gereken yalnızca evler, otomobiller, banka hesapları ya da telifler değil.

Konuşmamız gereken yine Kadir İnanır’ın iradesi.

Çünkü ortaya çıkan son vasiyetname oldukça açık.

İnanır, 2015 tarihli vasiyetini iptal ederek 9 Mayıs 2022’de Beyoğlu 48. Noterliği’nde, sağlık raporu alınarak ve iki tanığın huzurunda yeni bir vasiyetname düzenliyor. Maddi ve manevi mirasını, telif haklarını, sanat eserlerini, koleksiyonlarını ve kendisi hakkında gelecekte yapılabilecek belgesellere ilişkin hakları uzun yıllar hayatını paylaştığı Jülide Kural’a bırakıyor.

Dahası var.

Jülide Kural kendisinden önce yaşamını yitirmiş olsaydı mirasının Türkiye İnsan Hakları Vakfı, İnsan Hakları Derneği ve Nesin Vakfı’na eşit biçimde bırakılmasını istiyor.

Ve vasiyetini bir son dilekle bitiriyor:

Mirasçılarının iradesine uymasını istiyor.

Şimdi yeğeni Levent İnanır buna itiraz ediyor.

Ailenin tamamen dışarıda bırakıldığını söylüyor. “Bir kravat dahi bırakmamış” diyerek hukuki yollara başvuracaklarını açıklıyor. İnanır’ın iradesi konusunda da kuşkular dile getiriliyor. Bunlar elbette yargının önünde değerlendirilecek iddialar. Vasiyetnamelere ilişkin hukuki süreç henüz tamamlanmış değil.

Ama insan ister istemez başka bir şeyi düşünüyor.

Kadir İnanır hayatı boyunca kendi sözünü söylemiş bir adamdı.

12 Eylül karşısında söylemiş.

Sansür karşısında söylemiş.

Oyuncuların hakları söz konusu olduğunda söylemiş.

Barış meselesinde söylemiş.

Eleştirildiğinde de söylemiş.

Şimdi neden kendi malvarlığı konusunda söylediği son söz bu kadar şaşırtıcı bulunuyor?

Üstelik tercihe bakınca insan Kadir İnanır’ın hayatıyla vasiyeti arasında tuhaf bir kopukluk değil, tersine bir devamlılık görüyor.

Hayatını paylaştığı kadına bırakıyor.

O yoksa insan hakları örgütlerine ve Nesin Vakfı’na...

Belki de bu nedenle mesele “Kadir İnanır servetini kime bıraktı?” sorusundan daha büyük.

Bir insan öldüğünde onun iradesine kim sahip çıkar?

Cenaze töreninde Jülide Kural, Kadir İnanır’ın bıraktığı en büyük mirasın “barış” olduğunu söylemişti. Aynı törende yeğeni Levent İnanır da onun filmlerinin bu ülkenin yaralarına dokunduğunu anlatıyordu.

Aradan birkaç ay geçti.

Şimdi aynı insanların önünde başka bir miras duruyor.

Biri maddi.

Diğeri bir ömür boyunca kurulmuş.

Ben ikincisine bakıyorum.

12 Eylül’ün hemen ardından Ayvalık sokaklarında “Kırık Bir Aşk Hikâyesi”nin Fuat’ı olan adamdan, yıllar sonra barış için konuşan Kadir İnanır’a uzanan uzun bir yol bu.

Evler satılır.

Arabalar el değiştirir.

Banka hesapları bölüşülür.

Teliflerin sahibi değişir.

Ama bazı insanların geride bıraktığı asıl miras tapu kayıtlarına yazılmaz.

Kadir İnanır’ınki de galiba tam olarak böyle bir mirastı: Kendi sözünü söylemek ve söylediği sözün arkasında durmak.

Şimdi geriye tek bir soru kalıyor:

Hayatı boyunca iradesine sahip çıkan bir insanın son iradesine biz ne kadar sahip çıkacağız?