İtiraf edeyim; son zamanlarda yazmak istediğim yazıları yazamıyorum. Size yeni bir filmi, izlenmesi gereken bir diziyi, unutulmaz bir konseri ya da keşfedilmeyi bekleyen genç bir yönetmeni anlatmak istiyorum. Ama ülkenin gündemi buna çoğu zaman izin vermiyor.
Operasyonlar, soruşturmalar, tutuklamalar, şiddet olayları ve bitmeyen siyasi tartışmalar kültür sanat haberlerinin önüne geçiyor. Elbette bunlara sırtımızı dönemeyiz. Gazetecilik, toplumun yaşadıklarına tanıklık etmeyi de gerektirir. Yaşanan acılara, adalet arayışına ve ülkenin gerçeklerine sessiz kalmak mümkün değil.
Oysa biz sanatçıları yeni filmleriyle, yeni albümleriyle, sahnedeki performanslarıyla ya da ürettikleri eserlerle konuşmalıyız. Ne yazık ki son yıllarda birçok sanatçı, sanatıyla değil; hakkında açılan soruşturmalarla, gözaltılarla, operasyonlarla ya da siyasi tartışmalarla gündeme geliyor. Bir kültür sanat gazetecisi olarak bunun normalleşmesine üzülüyorum. Çünkü sanatın konuşulması gereken yerde, çoğu zaman hukuku, siyaseti ve krizleri konuşuyoruz.
Onu konuşmaya, yazmaya ve hatırlamaya her zamankinden daha çok ihtiyaç duyduğumuz günlerde, çoğu kez gürültünün içinde kaybolup gidiyor.
Geçtiğimiz günlerde sosyal medyada karşıma çıkan kısa bir video ise bana bu mesleği neden seçtiğimi yeniden hatırlattı.
Dublin'deki St. Patrick Katedrali'nde bir cenaze töreni...
Pearl Jam'in solisti Eddie Vedder, yanında Markéta Irglová ile birlikte sessizce şarkı söylüyor. Kilisenin taş duvarları arasında yankılanan melodi, gösterişli bir konserin coşkusunu değil, dostluğun hüznünü taşıyor. Sıralarda Bono oturuyor. The Edge orada. Dünyanın en büyük rock yıldızlarından bazıları, alkışlamak için değil, uğurlamak için bir araya gelmiş.
Uğurladıkları isim ise Glen Hansard.
Belki herkes onun adını hemen hatırlamayabilir. Ama "Once" filmini izleyenler, o filmin ruhunu unutamaz.
Büyük stüdyoların milyonlar harcamadığı, dev reklam kampanyalarıyla pazarlanmadığı hâlde dünyanın dört bir yanında milyonlarca insanın kalbine dokunan küçücük bir filmdi Once. İki yalnız insanın Dublin sokaklarında kesişen hayatını anlatıyordu. Abartısızdı. Sessizdi. Gerçekti.
Filmin en büyük başarısı Oscar kazanması değildi.
Bize samimiyetin hâlâ en güçlü anlatım biçimi olduğunu göstermesiydi.
Hansard ile Markéta Irglová'nın birlikte yazdığı "Falling Slowly", En İyi Özgün Şarkı Oscarı'nı kazandığında aslında ödüllendirilen yalnızca bir beste değildi. Umudun, kırılganlığın ve sadeliğin de ödülüydü.
Glen Hansard'ın hikâyesi de zaten böyle başlamıştı.
Dublin sokaklarında gitar çalan genç bir müzisyen...
Sonra The Frames...
Ardından The Commitments...
Ve bütün dünyanın tanıdığı Once...
Şöhret ona sonradan geldi ama müziğinin ruhu hiç değişmedi. Sokakta söylediği şarkıyla Oscar sahnesinde söylediği şarkı arasında aynı dürüstlük vardı.
Belki de bu yüzden cenazesinde söylenen şarkı bu kadar etkileyiciydi.
Çünkü orada gösteri yoktu.
Bir dost vardı.
Bir veda vardı.
Bir hayatın müziğe dönüşmüş hatırası vardı.
Bono'nun yıllar önce söylediği bir cümle aklıma geliyor:
"Eddie Vedder benim Elvis'im."
Bu cümle, hayranlığın ötesinde bir saygıyı anlatıyor. Bono'nun 60. yaş günü için hazırladığı "Hayatımı Kurtaran 60 Şarkı" listesine Pearl Jam'in "Jeremy"sini koyması da aynı duygunun başka bir ifadesiydi.
Sanat dünyasında rekabetten daha çok konuşulması gereken şey belki de tam olarak bu.
Bir sanatçının başka bir sanatçıya duyduğu güven.
Bir dostunu uğurlamak için sahneye çıkması.
Alkış almak için değil, teşekkür etmek için şarkı söylemesi.
İşte kültür sanat haberciliği de tam burada anlam kazanıyor.
Çünkü biz yalnızca yeni vizyona giren filmleri, gişe rakamlarını ya da dijital platformların izlenme istatistiklerini yazmıyoruz.
İnsan hikâyelerini yazıyoruz.
Bazen bir filmin nasıl çekildiğini...
Bazen bir romanın hangi acıdan doğduğunu...
Bazen de bir cenazede söylenen tek bir şarkının, sayfalar dolusu haberden daha fazla şey anlattığını...
Bugün haber merkezlerinde en çok tıklanan başlıklar başka olabilir.
Ama yıllar sonra dönüp baktığımızda hafızamızda kalanlar çoğu zaman onlar olmayacak.
Belki Eddie Vedder'ın o kısık sesi kalacak.
Belki Bono'nun sessizce oturduğu o kilise sırası...
Belki de Dublin sokaklarından çıkıp milyonlarca insana umut olan küçük bir filmin bıraktığı iz...
Çünkü sanatın gerçek gücü tam da burada saklı.
İnsanlara yaşarken eşlik etmesinde...
Ve gittiklerinde onları sessizce uğurlayabilmesinde.
Bana sorarsanız gazetecilik de biraz bunun için var.
Gürültünün içinde kaybolan sesleri duyabilmek için.
Ve bazen, dünyanın bütün manşetlerinden daha güçlü olan tek bir şarkıyı unutturmamak için.