Serhat Kılıç hayatını kaybetti.

51 yaşında.

Tiyatrodan televizyona, sinemadan müziğe uzanan bir hayatın ardından…

Onu yıllardır izleyenlerin hafızasında yalnızca yetenekli bir oyuncu olarak kalmayacak. Mütevazı kişiliği, canlandırdığı karakterlerdeki doğallığı ve seyirciyle kurduğu o sahici bağ da hatırlanacak. Belki de bu yüzden oynadığı karakterlerde çoğu zaman “bizden biri” duygusunu yaratıyordu.

Ama Serhat Kılıç’ın ölümünün ardından yaşananlara baktığımda, kaybın acısına başka bir rahatsızlık daha eşlik ediyor.

Gazetecilik adına yapılanlara…

Bir insan hayatını kaybetmiş. Daha ailesi ne olduğunu anlamaya çalışırken, daha bedeni toprağa verilmemişken yaşadığı evin ayrıntıları, özel hayatı, sevgilisiyle ilişkisi, son görüntüleri kamuoyunun önüne saçılıyor.

Hatta yaşadığı binanın güvenlik kamerasına yansıyan son görüntüleri bile haberleştirilip dolaşıma sokuldu.

Peki neden?

Kamu yararı nerede başlıyor, bir insanın mahremiyeti nerede bitiyor?

Ölüm haberi vermek başka bir şeydir; ölen insanın hayatının çekmecelerini açıp içindekileri seyirlik malzemeye dönüştürmek başka. Emrullah Erdinç fotoğrafları servis etti. Yetmedi, bir de video çekti. “Bu kadar projede oynayan bir sanatçının evinde neden küflenmiş ekmek çıktı?” diye sordu.

Üstelik bununla da yetinilmiyor.

Magazin programlarında sevgilisinin sevgisi sorgulanıyor. “Neden aramadı?”, “Neden sormadı?”, “Nasıl haber alamadı?” diye insanların ilişkileri, yasları ve davranışları üzerinden hükümler kuruluyor.

Bir başkası çıkıp sanatçıların taziye mesajlarını denetliyor: “Taziye böyle mi olur?”, “Neden Allah rahmet eylesin demedin?” Ahmet Hakan öyle demeyi tercih edermiş.

Ne zamandan beri yasın bir kullanım kılavuzu var?

Ne zamandan beri herkes aynı cümlelerle üzülmek, aynı sözcüklerle veda etmek zorunda?

Sonra Muhsin Ertuğrul Sahnesi’ndeki anma töreninde çalınan müzik tartışmaya açılıyor. Ahmet Adnan Saygun’un Yunus Emre’nin şiirlerinden bestelediği Yunus Emre Oratoryosu üzerinden cenazenin dini kimliği sorgulanmaya başlanıyor. Sosyal medyada eserin hangi inanca ait olduğu soruluyor; kimi yorumlarda cenaze ritüeli üzerinden tartışma yürütülüyor.

Bu tartışmayı sosyal medyaya taşıyan isimlerden biri de Sevda Türküsev. En son Mabel Matiz’i hedef alan açıklamalarıyla gündeme gelen Türküsev’e, İrem Derici de zaman zaman sert eleştiriler yöneltmişti. Ancak Türküsev’in bu son paylaşımı, araştırmadan konuşmanın ve bilmeden hüküm vermenin nasıl bir noktaya varabileceğini bir kez daha gösterdi.

İnsan burada neye şaşıracağını bilemiyor.

Ahmet Adnan Saygun’un Yunus Emre Oratoryosu’nu bilmemek elbette suç değil. Herkes her şeyi bilmek zorunda da değil. Ama bilmediğiniz bir eseri araştırmadan, öğrenmeden, üstelik bir insanın anma töreni üzerinden dini aidiyet tartışmasına çevirmek başka bir şey.

Dahası, Serhat Kılıç? Hristiyan da olabilirdi, Yahudi de, başka bir inanca mensup da olabilirdi, hiçbir dine inanmayabilirdi.

Çünkü bu ülke farklı inançların, kimliklerin, düşüncelerin ve yaşam biçimlerinin bir arada var olduğu bir ülke. Herkes aynı inanca, aynı dünya görüşüne ya da aynı hayat anlayışına sahip olmak zorunda değil.

Ve hiç kimsenin ölümünden sonra bile makbul vatandaş, makbul sanatçı, makbul yas tutan kalıbına sokulması gerekmiyor.

Peki bütün bunlar konuşulurken neden asıl soru yeterince sorulmuyor?

Serhat Kılıç, TRT 1’de yayımlanan Teşkilat dizisinin yeni sezon kadrosundaydı. soL’un haberine göre Kılıç’ın sevgilisinin emniyet ifadesinde, oyuncunun boyun fıtığı nedeniyle ciddi ağrı yaşadığı, sağlık raporu bulunduğu için sete gidemediği ve aynı gün kendisini arayarak “setten atıldığını” söylediği aktarılıyor. Haberde, TRT ve yapım şirketinden bu sürece ilişkin o tarihte kamuoyuna açıklanmış bir yanıt bulunmadığı da belirtiliyor.

İşte gazetecilik tam burada başlamalı.

Serhat Kılıç neden projeden çıkarıldı?

Sağlık raporu bulunan bir oyuncunun çalışma koşulları nasıl düzenlendi?

Yapım şirketiyle arasındaki sözleşmede sağlık nedeniyle çalışamama durumları nasıl ele alınıyordu?

Bir oyuncu sağlık problemi yaşadığında yapımcı ve kanalın sorumluluğu nedir?

Dizi sektöründe hastalanmanın, sete gidememenin, birkaç gün çalışamamanın bedeli işini kaybetmek midir?

Bunlar soru.

Bunlar gazetecilik.

Çünkü elimizde henüz bütün tarafların yanıtlarını içeren tamamlanmış bir tablo yok. Bu nedenle “suç işlendi” diye hüküm vermek yerine, belgeleri ve tarafların açıklamalarını istemek gazetecinin işi olmalı.

Sanat alanındaki ağır çalışma koşulları, güvencesizlik ve insanların sistem içinde kolayca gözden çıkarılabilmesi. Yazı, Serhat Kılıç’ın yaşadıklarını yalnızca tek bir oyuncunun hikâyesi olarak değil, sanat emekçilerinin çalışma düzeninin sorgulanması gereken bir örneği olarak ele alıyor.

Ben de yıllardır kültür sanat gazeteciliği yapan biri olarak tam burada duruyorum.

Bir sanatçının ölümünün ardından evindeki eşyaları saymak gazetecilik değildir.

Sevgilisinin ne kadar sevdiğini ölçmek gazetecilik değildir.

İnsanların taziye cümlelerinden inanç testi çıkarmak gazetecilik değildir.

Bir oratoryoyu bilmeden dini kimlik tartışması yaratmak hiç değildir.

Gazetecilik soru sormaktır.

Ama doğru soruyu.

Serhat Kılıç’ın son görüntülerini yayımlamak yerine, son çalışma günlerini araştırmak gerekmez miydi?

Özel hayatının ayrıntılarını didiklemek yerine, çalışma hayatında ne yaşadığını sormak gerekmez miydi?

Bir sevgilinin yasını sorgulamak yerine yapım şirketine, kanala, sektördeki örgütlere soru yöneltmek gerekmez miydi?

Bir insanın nasıl yas tutulacağına karar vermek yerine, sanatçıların hangi koşullarda çalıştığını konuşmak gerekmez miydi?

Çünkü ölüm, dedikodunun en savunmasız alanıdır.

Ölen cevap veremez.

Kendini savunamaz.

“Bu benim özel hayatım” diyemez.

“Bunu yayımlamayın” diyemez.

Tam da bu nedenle gazetecinin sorumluluğu ölümden sonra azalmaz; aksine artar.

Serhat Kılıç’ın ardından geriye yalnızca filmleri, dizileri, oyunları ve şarkıları kalmadı.

Bir soru da kaldı:

Biz ne zamandan beri bir insanı ölümünden sonra bile rahat bırakmayan, nasıl yaşayacağına, nasıl inanacağına, nasıl sevileceğine ve hatta nasıl uğurlanacağına karar vermeye çalışan bir dilin içine hapsolduk?

Ve daha önemlisi:

Neyle hizaya getirilmek isteniyoruz?

Aynı şekilde mi yaşayacağız?

Aynı şekilde mi inanacağız?

Aynı sözcüklerle mi yas tutacağız?

Aynı biçimde mi uğurlanacağız?

Gazeteciliğin görevi insanları bu kalıplara sokmak değil, o kalıpları ve onları üreten düzeni sorgulamaktır.

Serhat Kılıç’ın ardından yapılabilecek en doğru şeylerden biri de belki budur:

Özel hayatını didiklemek yerine emeğini konuşmak.

Dedikodu üretmek yerine soru sormak.

Ve o soruyu, cevabı gelene kadar sormaya devam etmek:

Serhat Kılıç, sağlık sorunları yaşadığı ve raporlu olduğu belirtilirken neden Teşkilat dizisinden çıkarıldı?

Bu sorunun cevabı, evindeki herhangi bir eşyanın görüntüsünden çok daha fazla kamu yararı taşıyor…