"Sinemayı geri alacağız..."
Yılmaz Erdoğan'ın, Vizontele 3 müjdesini verirken kurduğu bu cümle ilk bakışta umut verici görünüyor. Çünkü hepimiz sinema salonlarının yeniden dolmasını istiyoruz. Perdenin kararmasını, o ilk sahnede salona yayılan sessizliği, birlikte gülmeyi ve birlikte ağlamayı özledik.
Ama bu cümleyi duyunca insanın aklına şu soru geliyor:
Sinemayı kim bıraktı?
Christopher Nolan yıllardır aynı şeyi söylüyor. Sinema, büyük perdede izlenmesi gereken bir deneyimdir. Yeni filmi The Odyssey, daha vizyona girmeden ön satışları ve yarattığı küresel ilgiyle bunun en somut örneklerinden biri oldu. Çünkü seyirci, gerçekten büyük bir film için hâlâ sinema salonuna gitmeye hazır.
Aslında dijital platformların yükselişi başladığında dünya sinemasının önemli yönetmenleri bu krizi çok erken fark etti. Christopher Nolan, Quentin Tarantino, Martin Scorsese, Denis Villeneuve ve Tom Cruise gibi isimler, defalarca sinemanın yalnızca bir içerik değil, ortak bir izleme deneyimi olduğunu anlattılar. Filmlerinin dijital platformlara mümkün olan en kısa sürede verilmesine sıcak bakmadılar. Önceliği her zaman sinema salonlarına verdiler. Çünkü biliyorlardı ki salon kaybederse, sinema kültürü de kaybedecekti.
Türkiye'de ise tablo farklı gelişti.
2018-2019 yıllarında kamuoyunda "patlamış mısır krizi" olarak bilinen süreçte Cem Yılmaz, Yılmaz Erdoğan ve çok sayıda yapımcı, sinema salonlarının promosyonlu bilet ve mısır kampanyalarına karşı haklı bir mücadele verdi. Gelir paylaşımındaki adaletsizliğe dikkat çekildi, sektör ayağa kalktı ve sonunda yasa değişti.
Ancak aradan çok geçmeden, sinema salonlarının korunmasını savunan isimlerin filmleri dijital platformlara yönelmeye başladı. Bu noktada en çok tartışılan örneklerden biri de Yılmaz Erdoğan'ın Organize İşler: Sazan Sarmalı filmi oldu. Film, vizyon süreci devam ederken dijital platforma geçti ve o gün birçok sinemacı ile salon işletmecisi bunun salon kültürüne zarar vereceğini dile getirdi.
Bugün ise aynı Yılmaz Erdoğan, "Sinemayı geri alacağız" diyor.
İşte tam da bu nedenle sosyal medyada şu soru soruluyor:
"Sinemayı kimden geri alacağız?"
Çünkü sinema salonlarının zayıflamasında yalnızca dijital platformların yükselişi değil, büyük yapımcıların tercihleri de etkili oldu. Seyirciye yıllarca, "Birkaç hafta bekle, evinde izlersin" alışkanlığı kazandırıldı. Şimdi ise aynı seyirciden yeniden salonlara dönmesi bekleniyor.
Oysa dünya sinemasının önemli isimleri farklı bir yol izledi. Filmlerinin merkezine sinema salonlarını koydular.
Türkiye'de ise tam tersine, salonların geleceğini savunan isimlerden biri olan Yılmaz Erdoğan'ın bugün yaptığı "Sinemayı geri alacağız" çağrısı, geçmişteki tercihleri nedeniyle inandırıcılık tartışması yaratıyor.
Bugün dört kişilik bir ailenin sinemaya gitmesi ciddi bir ekonomik yük. Buna rağmen Christopher Nolan'ın filmleri dünyanın dört bir yanında IMAX salonlarını haftalar öncesinden doldurabiliyor. Bu da gösteriyor ki mesele yalnızca bilet fiyatı değil; seyircinin "Bu filmi mutlaka sinemada izlemeliyim" duygusunu yaratabilmek.
İyi film seyirciyi hâlâ salona götürüyor.
Oysa sektörün kaderini çoğu zaman filmler değil, dağıtım stratejileri belirliyor.
Bir filmin ne kadar iyi olduğu kadar, nerede, ne kadar süreyle ve hangi sırayla gösterildiği de önemli.
Çünkü sinema salonları yalnızca film göstermez; bir ekosistemi yaşatır.
Bugün Türkiye'de bağımsız sinemacıların en büyük sorunu iyi film çekememek değil, o filmi seyirciyle buluşturamamaktır. Dağıtım ağının büyük ölçüde yüksek gişe potansiyeli taşıyan yapımlara göre şekillenmesi nedeniyle, bağımsız filmler çoğu zaman ya çok az salonda vizyon şansı buluyor ya da birkaç gün içinde seanslarını kaybediyor.
Aslında gişe filmleri ile bağımsız filmler birbirinin rakibi değildir.
Tam tersine, birbirini yaşatırlar.
Çünkü büyük gişe yapan yapımlar, sinema salonlarının ekonomik sürdürülebilirliğini sağlar. Salonlar kira öder, personel çalıştırır, teknik altyapısını yeniler. Bu gelir sayesinde ertesi hafta daha az seyirci çekecek bir sanat filmini ya da genç bir yönetmenin ilk filmini de programına alabilir.
İşte bu nedenle dünyada "lokomotif filmler" kavramı vardır.
Christopher Nolan'ın, James Cameron'ın ya da Tom Cruise'un filmleri yalnızca kendi hasılatlarını artırmaz; sinema salonlarına yeniden seyirci alışkanlığı kazandırır. Büyük yapımların yarattığı trafik, bağımsız filmler için de görünürlük ve yaşam alanı oluşturur.
Türkiye'de ise son yıllarda bu denge bozuldu.
2018'deki dağıtım krizinin ardından sektör büyük bir kırılma yaşadı. Ardından Yılmaz Erdoğan'ın Organize İşler: Sazan Sarmalı filminin vizyon süreci devam ederken dijital platformda yayınlanması, Türkiye'de alışılmış gösterim penceresini fiilen değiştiren en önemli örneklerden biri oldu. O dönem Sinema Salonu Yatırımcıları Derneği (SİSAY), bu kararın sinema salonları için ciddi bir risk oluşturduğunu ve gösterim düzenini zedelediğini açıkladı.
Belki tek bir film salonları boşaltmadı.
Ancak seyirci davranışını değiştiren psikolojik eşiği oluşturdu.
Çünkü sinema artık "kaçırılmaması gereken bir deneyim" olmaktan çıkıp, "birkaç hafta sonra evde de izlenebilir bir içerik" haline gelmeye başladı.
İşte dağıtımın önemi tam burada ortaya çıkıyor.
Seyirci, filmin çok kısa sürede dijital platforma geleceğini biliyorsa beklemeyi tercih ediyor. Bekleyen seyirci azaldıkça salonların gişesi düşüyor. Gişe düştükçe salonlar risk almıyor. Risk almayınca bağımsız filmlere ayrılan salon ve seans sayısı azalıyor. Sonuçta en büyük zararı, zaten görünür olmakta zorlanan genç yönetmenler ve bağımsız yapımlar görüyor.
Bu nedenle sinema sektöründe dağıtım yalnızca ticari bir tercih değildir.
Aynı zamanda kültürel bir sorumluluktur.
Bugün Yılmaz Erdoğan'ın "Sinemayı geri alacağız" sözü bu açıdan yeniden tartışılıyor. Çünkü sinemayı yeniden güçlendirmek istiyorsak yalnızca daha iyi filmler üretmek yetmez; o filmlerin önce sinema salonlarında değer kazanacağı bir dağıtım düzenini de yeniden kurmak gerekir.
Sinemanın geleceği, kameranın arkasında olduğu kadar, filmin perdeye ulaşana kadar geçtiği yolculukta da belirleniyor.
Doğru dağıtım stratejisi de bunu destekliyor.
Önce sinema salonu...
Sonra dijital platform.
Bugün Yılmaz Erdoğan'ın sorması gereken soru, "Sinemayı nasıl geri alacağız?" değil; "Geçmişte yaptığımız tercihler, seyirciyi sinema salonlarından uzaklaştırdı mı?" olmalı.
Çünkü eleştiri tam da burada başlıyor.
Gemiyi ilk terk edenlerden biriyseniz, yıllar sonra güverteye çıkıp "Herkes geri dönsün" demek tek başına yeterli olmuyor.