12 Mart 1995.
Bir pazar akşamı… İstanbul’un üstüne ağır bir sis gibi çöken o saatler.
Gazi Mahallesi’nde üç kahvehane ve bir pastane tarandığında, kurşunlar yalnızca camları delmedi. Bir mahallenin sinir uçlarına değdi. Bir inancın hafızasına ateş düştü.
Halil Dede o gece yere düştüğünde, aslında bir eşik aşıldı. Sokaklara çıkan insanlar kör bir öfkeyle değil; incinmiş bir adalet duygusuyla yürüyordu. Fakat o yürüyüş, halkın üzerine sıkılan kurşunlarla kana bulandı. Günler süren çatışmaların ardından geriye toprağa düşmüş 22 can, yüzlerce yaralı ve kapanmayan bir yara kaldı.
Gazi o gün mahalle olmaktan çıktı. Devletin içindeki karanlık aklın, Alevi kimliğini korkuyla hizaya getiremeyeceğini anladığı andaki hıncın adresine dönüştü.
Ama asıl soru o geceden beri sokak aralarında dolaşıyor:
Kim yaptı?
O kahvehaneleri kim taradı?
O panzerleri sokaklara kim sürdü?
O tetik, hangi gölgenin gölgesinde çekildi?
Bir kurşun kendiliğinden yön bulmaz.
Bir panzer kendi iradesiyle mahalleye girmez.
Bir emir, boşluktan doğmaz.
Her katliamın arkasında bir akıl vardır.
Bir masa vardır.
Bir suskunluk anlaşması vardır.
Çorum’da olduğu gibi.
Maraş’ta olduğu gibi.
Sivas’ta olduğu gibi.
Sis hep aynı yerden yükselir.
Duman hep aynı odalardan sızar.
Tetiği çekenler yargılandı denildi.
Ama tetiği çektirenler?
O gece “vur” diyen ses kime aitti?
Hangi makamdan çıktı o emir?
Hangi karanlık, o kararı meşru gördü?
Ve o masalarda oturanlar bugün nerede?
Görevde mi?
Terfi mi etti?
Yoksa suskunluğun güvenli gölgesinde mi yaşıyor?
Aradan 31 yıl geçti.
Ama adalet, o sokağa hiç uğramadı.
“Cezasızlık” denen şey bir hukuk boşluğu değil; yaşayan bir gölge.
Her Alevi haberinin altına düşen nefret cümlelerinde, her tehdit mesajında o gölgenin serinliği hissediliyor.
Bugün baskı yalnızca sokakta değil.
Telefon ekranlarında.
Sosyal medyanın karanlık koridorlarında.
O gün kahvehane tarayan zihniyet neyse, bugün klavye arkasına saklanıp inancı aşağılayan, tarihi çarpıtan, kimliği hedef gösteren akıl da aynı yerden besleniyor. Kurşunun yerini kelimeler aldı belki; fakat yöneldiği kalpler değişmedi.
En çok da bu toprakların kadim nefesi incitiliyor.
Gazi’de uyuşturucuya karşı set olan, mahallesini koruyan, “insanı yaşat” diyerek direnen o ruh; şimdi başka bir kuşatmanın içinde. Bin yıllık deyişler, acılar ve sırlar; şiddeti ve karanlığı parlatan sahnelerin arka fonuna dönüştürülüyor. Bir yandan kimlik aşağılanıyor, öte yandan o kimliğin ürettiği sanat hoyratça tüketiliyor.
İnsanı en çok bu yaralıyor.
Gazi Katliamı’yla yüzleşilmediği için belki de o çarpılar hiç silinmedi kapılardan. Duvarlardaki izler zamanla kaybolsa bile, dijital duvarlara kazınan kin büyüyerek kalıyor. Çünkü adalet terazisinin kırıldığı yer tam da orasıydı.
Gazi artık yalnızca bir mahallenin adı değil.
Bu ülkenin vicdanında açılmış bir parantez.
Ve o parantez hâlâ kapanmadı.
Çünkü fail bilinmeden yas tamamlanmaz.
Emir sorulmadan acı dinmez.
Hesap verilmeden tarih susmaz.
Yüreğimiz hâlâ o günkü gibi yanıyor.
Adalet arayışı hâlâ o günkü gibi diri.
Belki de bu yüzden Gazi unutulmuyor.
Unutulmadıkça da susmuyor.