Bazen tek bir fotoğraf karesi insanın içindeki bütün zamanları uyandırır. Bir görüntüye bakarsınız; bir anda çocukluğunuzun tozlu sokakları, okul bahçesindeki tartışmalar, duvar diplerinde edilen kavgalar, geceleri uzun yürüyüşlere eşlik eden o bitmek bilmeyen hayaller geri gelir.

Geçenlerde sosyal medyada karşıma çıkan bir fotoğraf, beni tam da böyle bir yolculuğa çıkardı. Ama o kareye gelmeden önce hikâyeyi biraz başa sarmak gerekiyor.

Apolas Lermi ile çocukluğumuz meğer birbirine sandığımdan çok daha yakın durmuş. Aynı mahallelerin çocuklarıymışız. Aynı rüzgârı solumuş, aynı sert iklimde büyümüşüz. Ama kader bazen insanlara aynı hikâyeyi farklı zamanlarda yaşatır. Apolas benden bir dönem sonra aynı lisede okumuş. O beni okul koridorlarından hatırlıyor, ben ise... Belki de aynı taşlara farklı zamanlarda bastığımız için hafızam değmeden geçmiş.

Yıllar sonra Avcılar’da bir çay masasında oturduğumuzda bu ortak geçmişi fark ettik. Çay bardaklarının buğusunun arasından eski günler konuşuldu. Mahalleler, okul yılları, sokak kavgaları, o yılların sert ama temiz öfkesi…

O dönem kendimizi “devrimci” diye tarif ediyorduk.
Dünyayı değiştirebileceğimize inanacak kadar saf, adaletsizlik karşısında susmayı utanç sayacak kadar öfkeli, haksızlık karşısında geri çekilmeyecek kadar inatçıydık.

O yıllarda bazı kelimeler ağırdı.
Adalet mesela.
Vicdan mesela.
Halk mesela.

Hayat herkesin önüne başka yollar açtı. Ben kalemi seçtim. Yazmayı, araştırmayı, sormayı… Hakikatin izini sürmeye çalışan gazeteciliği.

Apolas ise müziğin yolundan yürüdü. Trabzon’dan çıkıp Grup Munzur’un kolektif ruhuna uğradı, sonra kendi yolunu açtı. Avcılar’daki o buluşmadan aklımda kalan izlenim şuydu: Apolas değişmemişti. Dünyaya hâlâ o eski yerden, soldan bakıyordu.

Ta ki o fotoğrafı görene kadar.

O1-157

İLK KIRILMA ANI: O FOTOĞRAF!

Sosyal medyada Apolas Lermi ile Alaattin Çakıcı’yı yan yana gördüğümde uzun süre ekrana baktım. Fotoğrafın altındaki notta Apolas, “muhterem büyüğüm” dediği Çakıcı’ya sanata verdiği destekten, samimi ilgisinden ve “vicdanlı tavrından” dolayı teşekkür ediyordu.

Bazen insan gördüğünü hemen kabullenemez.

Çünkü o karede yalnızca iki insan yoktur.
Bir hayat çizgisi vardır.
Bir zamanlar savunulan değerler vardır.
Ve o değerlerin nerede bırakıldığına dair ağır bir soru vardır.

Alaattin Çakıcı’nın adı bu ülkede yalnızca “sanata destek veren” olarak anılmadı. Yeraltı dünyasının hesaplaşmalarıyla, infazlarla, tehditlerle ve devlet ile mafya arasındaki o karanlık gri alanla birlikte anıldı.

O fotoğrafa bakarken insanın zihninde tek bir soru dönüp duruyor:

Aynı sokaklarda büyüyen, aynı öfkeyi taşıyan, aynı ideallerle yola çıktığını sandığınız insanların yolu nasıl olur da bu kadar uzak yerlere düşer?

Bu soru zihnimde ağır ağır dolaşırken, başka bir tartışma daha düştü gündeme.

İKİNCİ KIRILMA: HAFIZANIN YENİDEN YAZILMASI!

Bu kez mesele başka bir isimdi.

Abdullah Çatlı’nın hayatını konu alan bir film projesi konuşuluyordu. Ve filmin tanıtımı için okunan Alevi deyişini, “sol”cu kimliğiyle bilinen Resul Dindar seslendirmişti.

İşte o noktada mesele artık yalnızca bir fotoğraf meselesi olmaktan çıkıyor.

Çünkü Abdullah Çatlı’nın adı bu ülkenin karanlık tarihine kazınmıştır.

1978’de Ankara Bahçelievler’de Türkiye İşçi Partisi’ne üye yedi üniversite öğrencisi evlerinden çıkarılıp katledildi. O gençler yalnızca birer insan değildi; bir kuşağın umutlarıydı.

Türkiye’nin siyasi tarihine kara bir leke olarak geçen o gece, hâlâ hafızalarda duruyor.

Çatlı’nın adı o dosyalarda geçti.

Yıllar sonra Susurluk’ta bir kamyonla çarpışan o Mercedes’in içinden çıkan tablo ise Türkiye’nin devlet, mafya ve siyaset arasındaki o karanlık ilişkiler ağını bütün çıplaklığıyla ortaya koydu.

Devlet görevlileri.
Mafya liderleri.
Tetikçiler.

Aynı arabada.
Aynı hikâyenin içinde.

İşte bu yüzden mesele yalnızca bir film değildir.
Bir sanatçı tercihi de değildir.

Mesele, bu ülkenin hafızasının nasıl yeniden yazıldığıdır.

Bir zamanlar direniş türküleri söyleyenler, halkın acısına ses olanlar, ezilenlerin hikâyesini taşıyanlar…

Nasıl oluyor da bugün o karanlık tarihin etrafında kurulan yeni kahramanlık anlatılarının yanında durabiliyor?

Türkiye’de hafıza bazen böyle aşındırılıyor.

Dün zulme karşı söylenen sözler, bugün başka bir hikâyenin fon müziğine dönüşebiliyor.
Dün adalet için yakılan ağıtlar, bugün karanlık anlatıların dekoru olabiliyor.

İnsan o an yalnızca bir fotoğrafa bakmıyor.

Bir kuşağın çözülüşüne bakıyor.
İlkelerin nasıl yavaş yavaş aşındığına bakıyor.
Bir zamanlar aynı rüzgârı soluyan insanların nasıl bambaşka rüzgârlara savrulduğunu görüyor.

Ve geriye şu soru kalıyor:

Biz gerçekten aynı hikâyenin içinden mi geldik?

Yoksa yollarımız sandığımızdan çok daha önce, belki de o sokaklardan çıkarken, sessizce ayrılmış mıydı?