Hollywood’un genç yıldızlarından Timothée Chalamet geçen gün oldukça talihsiz bir açıklama yaptı. Bir söyleşide opera ve bale gibi sahne sanatlarında yer almak istemediğini söyleyen oyuncu, bu alanlar için “Artık kimsenin pek umursamadığı sanatlar gibi geliyor” anlamına gelen ifadeler kullandı. Opera ve bale gibi sanat alanları hakkında söylediği bu sözler kısa sürede büyük bir tartışma yarattı. Chalamet’in sözleri yalnızca bir polemik yaratmadı; popülerlik çağında yüksek sanatın değeri üzerine süren tartışmayı da yeniden gündeme taşıdı.
Tepkiler de gecikmedi. Metropolitan Opera tamamen dolu salonlarını ve sahne arkasındaki zanaatı “We Care” başlığıyla paylaştı. Seattle Opera ise oyuncunun “14 cent kaybettim” şakasına gönderme yaparak “Timothée” koduyla yüzde 14 indirim kampanyası başlattı
Dünyanın dört bir yanındaki opera ve bale kurumları kapalı gişe oynayan temsillerini paylaşırken bir yandan da “Kapılarımız sana her zaman açık” diyerek sanatın kapsayıcılığını hatırlattı.
Ama burada mesele yalnızca bir oyuncunun talihsiz açıklaması değil. Bu tartışma aslında içinde yaşadığımız dönemin ruhunu da gösteriyor. Belki de buna post-anti-entelektüelizm demek gerekiyor. Dünyada krizler büyürken, savaşlar sürerken ve toplumlar sürekli bir belirsizlik içinde yaşarken sistem bizi giderek daha büyük bir apatiye, yani hissizliğe doğru itiyor.
Bu süreçte kültür ve sanat da bundan payını alıyor. Artık “yüksek sanat” söz konusu olduğunda birçok insanın refleksi göz devirmek oluyor. Oysa sahte kültür ürünlerinin ve hızlı tüketilen sanat kopyalarının önümüze sürüldüğü bir çağda, duyguyu, kültürü ve hatta direnişi bulabilmek için gerçek sanata her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var.
Kültür-sanat gazeteciliği yaptığım yıllar boyunca bu tutumla defalarca karşılaştım. Çoğu zaman mesele yalnızca bir estetik tercih değil; bilmediği ya da uzak olduğu bir alanı küçümseyerek onunla dalga geçmenin kendi eksikliğini görünmez kılacağına inanmak. “Zaten kimse izlemiyor” ya da “elit işi bunlar” gibi cümleler çoğu zaman bu savunma mekanizmasının parçası.
Toplumun bir bölümünün bu mesafesini anlamak mümkün. Çünkü modern kapitalist kültür endüstrisi uzun zamandır opera, bale ya da klasik müzik gibi sanatları “elit”, “ulaşılmaz” ve “azınlık işi” olarak kodladı. Buna karşılık kendi ürettiği eğlence kültürünü daha demokratik ve daha “halktan” bir alan olarak pazarladı. Böylece hem kültürel hiyerarşiyi yeniden üretti hem de kitle kültürünü sürekli genişletti.
Ama özellikle medya alanında çalışanlar için durum farklı. Gazetecilerin, editörlerin ya da medya yöneticilerinin görevi yalnızca popüler olanı takip etmek değildir. Bu meslekler merak gerektirir. Farklı sanat biçimlerini anlamaya çalışmayı, aralarındaki ilişkileri kurmayı ve izleyiciye yeni alanlar açmayı gerektirir.
Bu yüzden opera ya da baleyi “kimsenin umursamadığı sanatlar” diye küçümsemek aslında o sanatlara değil, kendi entelektüel sınırlarımıza dair bir şey söyler.
Tartışma sırasında sosyal medyada sıkça şu argümanla karşılaştım: “Adam haklı, milyonlar izliyor. Operayı belki yüzde 1, hatta yüzde 0,1 izliyor.”
Burada durup gerçekten sormak gerekiyor: Ne zamandan beri çok tıklanmak sanatsal değerin ölçütü oldu?
Bu, fast food çok tüketiliyor diye onun mutfak sanatının zirvesi olduğunu söylemeye benziyor. Milyonların dikkat ekonomisi için üretilen içeriklerle, yüzyılların disiplinini barındıran sahne sanatlarını aynı kefeye koyamayız.
Peki, neden ‘yüksek sanat’ denildiğine bakalım. Bazıları bunun nedenini, operaya ve baleye tarih boyunca daha çok elit kesimlerin gitmesiyle açıklar. Oysa opera, sanat tarihinde özellikle ‘en bütünlüklü sanat formu’ olarak görülür. Çünkü müzik, tiyatro, edebiyat, sahne tasarımı, dekor, kostüm ve kimi zaman dansı aynı anda bir araya getirir. Bu nedenle opera için sık sık ‘Gesamtkunstwerk’ (bütünsel sanat eseri) kavramı kullanılır.” Bugün sanat tarihinde yüksek sanat olarak kabul edilmektedir.
Opera ve bale yaklaşık dört yüz yıldır insanlık tarihinin bir parçası. Popülerlik dalgaları gelip geçer; ama güçlü sanat biçimleri varlığını sürdürür.
Bugün milyonların tükettiği pek çok kültürel ürün birkaç on yıl sonra hatırlanmayabilir. Ama Mozart’ın operaları, Verdi’nin aryaları ya da Çaykovski’nin baleleri hâlâ sahnede.
Bu yüzden mesele aslında şu soruda düğümleniyor: Kültürle ilişkimizi merak üzerinden mi kuracağız, yoksa küçümseme üzerinden mi?
Eğer merak üzerinden kurarsak sanat dünyası sürekli genişleyen bir alan hâline gelir. Ama küçümsemeyi tercih edersek daralan yalnızca sanat değil; bizim dünyamız olur.
Bu durum yalnızca Türkiye’ye özgü değil. İletişim ve siyaset biliminde son yıllarda sıkça kullanılan “post-truth” (hakikat sonrası) kavramı tam da bu noktayı açıklıyor. Oxford Sözlüğü 2016’da bu kavramı yılın kelimesi seçerken şöyle tanımlamıştı: “Kamuoyunun şekillenmesinde nesnel gerçeklerden çok duyguların ve kişisel inançların etkili olduğu durum.”
Bu çağda gerçeklik yalnızca olayların kendisiyle değil, nasıl anlatıldıklarıyla da şekilleniyor. Amerikalı iletişim kuramcısı Walter Lippmann, 1922’de yayımlanan Public Opinion kitabında insanların dünyayı doğrudan değil, zihinlerindeki imgeler aracılığıyla algıladığını söyler. Medya ve siyaset bu imgeleri kuran en güçlü araçlardır.
Benzer biçimde sosyologlar Peter L. Berger ve Thomas Luckmann, gerçekliğin toplumsal olarak üretildiğini savunur. Olaylar vardır; fakat toplum onları anlamlandırırken ortak anlatılar kurar ve zamanla bu anlatılar “gerçek” gibi kabul edilmeye başlar.
Bu nedenle tiyatro düşünürü Bertolt Brecht, tiyatronun seyirciyi büyülemekten çok düşünmeye zorlaması gerektiğini söyler. Brecht’e göre sahnedeki gerçeklik seyirciye sürekli şu uyarıyı yapmalıdır:
“Bu gördüğün bir kurgu; şimdi bunu düşün.”
Belki de bugün dünyayı izlerken ihtiyacımız olan tam da bu mesafe. Çünkü modern dünyada gerçek ile kurgu arasındaki sınır yalnızca sahnede değil, gündelik hayatın içinde de giderek bulanıklaşıyor.