Kocaeli’nin Derince ilçesinde bir devlet okulu…

Ders zili çalıyor. Ama bildiğimiz o çocuk neşesiyle değil; bir ilahiyle.

Bir veli, Soner Akbal, çıkıp soruyor:

“Burası bir eğitim yuvası mı, yoksa bir inanç dayatma merkezi mi?”

Soru bu kadar net.

Ama bu ülkede bazen sorunun kendisi suç muamelesi görüyor.

Soner Akbal dün gözaltına alındı. Bugün adliyeye sevk edildi, neyse ki serbest bırakıldı. Fakat mesele yalnızca bir velinin kelepçelenmesi değil. Mesele, kamusal alanın sınırlarının bilinçli biçimde bulanıklaştırılması ve buna itiraz edenlerin sindirilmeye çalışılmasıdır.

Devlet okulu, anayasa gereği tarafsız bir alandır. İnanç özgürlüğü bireyseldir; kamusal eğitim alanında devletin görevi eşit mesafeyi korumaktır. Tartışılması gereken de budur.

Bu tablo bana yıllar önce gündeme taşıdığım bir başka çocuğu hatırlatıyor: Burak Kul’u.

Öğretmeni, Alevi olduğunu öğrendiğinde yüzüne karşı “Benden çok çekeceğin var” demişti. O dönem bu sözler büyük tepki çekmişti. Dönemin AK Partili Anayasa Komisyonu Başkanı Zafer Üskül dahi hazırladığı raporda bunun yalnızca anayasal bir ihlal değil, açık bir insan hakları suçu olduğunu belirtmişti.

Peki sonra ne oldu?

O öğretmen ciddi bir yaptırımla karşılaşmadı. Görevine devam etti. Devletin en üst düzeyinde “suç” olarak tanımlanan bir eylem, sonuçsuz kaldı.

Sorun tam da burada başlıyor.

Cezasızlık, tekil olayları münferit olmaktan çıkarır; bir kültüre dönüştürür. Yaptırım görmeyen her ihlal, benzer uygulamalara cesaret verir. Derince’deki zil tartışması ile geçmişteki ayrımcı söylem birebir aynı değildir belki; ama her iki olayda da ortak bir zemin vardır: Kamusal eğitim alanının ideolojik ya da mezhepsel referanslarla şekillendirilebileceği inancı.

Bir veli çocuğunun tarafsız bir eğitim ortamında bulunmasını isteme hakkına sahiptir. Bu talep suç değildir. Tam tersine, anayasal bir hakkın hatırlatılmasıdır.

Asıl tehlike; itiraz edenin değil, kamusal alanı tek bir anlayışa göre biçimlendirmeyi doğal sayan zihniyetin normalleşmesidir.

Dün bir çocuğa “çok çekeceğin var” diyebilen cesareti besleyen şey neyse, bugün bir velinin sorgulamasını kriminalize eden refleks de aynı zeminden güç alıyor: Hesap vermeme alışkanlığı.

Gazetecilik tam da bu yüzden önemlidir. O günü kurtarmak için değil; kayda geçirmek, hatırlatmak ve unutturmamak için.

Cezasızlık bugün bazılarını koruyabilir. Ama toplumun hafızasında açılan yaralar, resmi yazılarla kapanmaz.

Ve bu ülkenin çocukları, hiçbir ideolojinin arka bahçesi olamaz!