Bazı insanlar yaşadıkları şehre benzeyerek ölür.
Yüzlerine biraz rüzgârı siner memleketlerinin, biraz suyu, biraz taşı…
Bir ömür boyunca yürüdükleri sokaklar, sonunda onların sesine dönüşür.

“Her kuş kanadında kendi coğrafyasının rengini taşır” derler.
Kamer Genç de Tunceli’nin rengini taşıdı ömrü boyunca.
Munzur’un asi suyunu, dağlarının dik başını, o suskun ama derin yaralarını…

Dr. Gürbüz Çapan ise Kars’ın rengini taşıdı kanatlarında.
Ayazını…
Sessizliğini…
Kar altında bile sıcak kalmayı başaran o yorgun insanlığını…

Belki de bu yüzden ikisi de dönüp kendi şehirlerinin “delilerine” sahip çıktı.
Çünkü insan en çok kendi yarasını tanır.

Bizim buralarda akıl ile gönül arasında ince, sızılı bir çizgi vardır.
Kimi ömrünü dünyanın hesabına vererek geçirir; makamla, unvanla, güçle…
Kimiyse bir gün dünyanın hoyratlığına dayanamaz.
Kalbi fazla büyür.
İşte o zaman insanlar ona “deli” demeye başlar.

Oysa Anadolu’nun eski irfanı bilir ki; bazı deliler aslında bu dünyanın kirine bulaşamamış insanlardır.

Bir çocuğun gözünde korku değil neşe bırakırlar.
Bir esnafın önünden geçerken lokma uzattırırlar.
Bir şehrin vicdanını diri tutarlar.

Bu yüzden Anadolu’nun gerçek hafızası, muktedirlerin değil; sokaklarında dolaşan o kırık ruhların omzunda taşınır.

Tunceli’de Seyuşen vardı.

Elinde bastonuyla yıllarca Munzur kıyılarında, o taş sokaklarda yürüdü durdu.
Kimsenin kapısını çalmadı ama herkesin kalbinden geçti.
Şehrin çocukları onu görünce kaçmadı; peşine takıldı.
Esnaf onun sessizliğinde kendi insanlığını gördü.

Seyuşen çok konuşmadı.
Ama bazı insanlar sustukça büyür.

Dünyanın akıllıları birbirini kırarken, o kimseyi incitmeden yaşadı.
Belki bu yüzden Tunceli onu yalnız bırakmadı.

Ve yıllar sonra Kamer Genç, Seyuşen’in heykelini yaptırdığında aslında taşa kazınan şey bir insan sureti değildi.
Bir halkın kendi vicdanına duyduğu saygıydı.

Sonra yol Kars’a düştü…

Kars’ın karla örtülü kaldırımlarında iki ruh dolaşırdı yıllarca: Ali ile Durdağı.

Onlar şehrin neşesiydi.
Bir tür ortak çocukluk hatırası…

Bayram törenlerinde çocukların geçitlerini selamlarlardı.
Minik eller havaya kalktığında onlar da aynı coşkuyla karşılık verirdi.
Sanki bütün şehir, o selamın içinde biraz daha insan olurdu.

Çocuklar onların önünden geçerken yalnızca bir törene katılmazdı aslında.
Bir şehrin merhametiyle göz göze gelirlerdi.

Ali ile Durdağı’nın üzerlerinde belki eski püskü kıyafetler vardı ama kalplerinde koskoca bir şehir taşınırdı.

Ve yıllar sonra Dr. Gürbüz Çapan onların heykellerini yaptırdığında, heykeller tam da o anı taşıdı geleceğe:
Çocukları selamladıkları o anı…

Bugün hâlâ Kars’ta, Atatürk’ün şehre geldiğinde konakladığı tarihi yapının restore edilmesiyle hayat bulan Otel 1924’ün önünde dururlar.
Ellerini kaldırmış hâlde…
Sanki birazdan yine bir okul korteji geçecek önlerinden.

Bir tarafta Cumhuriyet’in hafızası…
Diğer tarafta halkın kalbinde yaşayan iki “özel” ruh…

Çünkü bazı şehirler yalnızca tarihini değil, vicdanını da korur.

Modern dünya artık güçlü olanı seviyor.
Kazananı…
Yükseleni…
Parlayan unvanları…

Ama Anadolu’nun derinlerinde hâlâ başka bir hakikat dolaşıyor:

Bir insanın değeri, ne kadar yükseldiğinde değil; dünyayı ne kadar incitmeden geçtiğinde saklıdır.

Belki bu yüzden Tunceli Seyuşen’i unutmadı.
Kars da Ali ile Durdağı’nı…

Çünkü bazı insanlar öldükten sonra toprağa değil, bir şehrin kalbine gömülür.

Ve bazı heykeller taştan değil, insanın içini sızlatan bir vicdandan yapılır.

Selam olsun dünyanın kirine bulaşmadan geçen o güzel delilere…
Ve selam olsun, onların içindeki veliyi görebilecek kadar kalbi hâlâ insan kalanlara…