Örsan Öymen’in Cumhuriyet’te dikkat çektiği gibi, mutlak butlan tartışması bugün CHP’nin 38. Olağan Kurultayı üzerinden yürütülüyor. Oysa hukuka aykırılık ve geçersizlik aranacaksa, iktidarın önce kendi siyasi pratiğine bakması gerekir. Çünkü “Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi”ne geçiş, mühürsüz oyların geçerli sayıldığı tartışmalı referandumla mümkün olmuştur. Eğer mutlak butlan mantığı işletilecekse, yalnızca CHP kurultayı değil, bu referanduma dayanan anayasal değişiklikler, seçimler, atamalar, kararnameler ve hükümet kararları da aynı hukuki tartışmanın içine girer.
Mesele yalnızca referandumla da sınırlı değildir. Anayasa’nın 6. maddesi, hiçbir kişi ya da organın kaynağını anayasadan almayan bir devlet yetkisi kullanamayacağını belirtir. 8. madde, yürütme yetkisinin anayasa ve kanunlara uygun kullanılmasını zorunlu kılar. 11. madde ise anayasa hükümlerinin yasama, yürütme, yargı, idare ve tüm kişi ve kurumlar için bağlayıcı olduğunu söyler. Buna rağmen iktidarın yıllardır aldığı birçok karar, anayasal sınırların dışında ve hukuki meşruiyeti tartışmalı biçimde şekillenmiştir.
Aynı şekilde Anayasa’nın 25. maddesi düşünce ve kanaat özgürlüğünü, 26. maddesi ifade özgürlüğünü, 28. maddesi basın özgürlüğünü, 34. maddesi toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkını güvence altına alır. 138. madde ise yargı bağımsızlığını düzenler ve hiçbir makamın hâkimlere emir, talimat, tavsiye veya telkinde bulunamayacağını açıkça ifade eder. Buna rağmen gazetecilerden siyasetçilere, belediye başkanlarından akademisyenlere, öğrencilerden sanatçılara kadar çok sayıda kişi hakkında özgürlükleri sınırlayan kararlar alınmıştır.
Anayasa’nın 24. maddesi dinin siyasi veya kişisel çıkar amacıyla istismar edilmesini yasaklarken, 42. maddesi eğitim ve öğretimin Atatürk ilke ve inkılapları doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre yürütülmesini öngörür. Buna karşın eğitim politikalarında ve kamusal alanda laiklik ilkesini tartışmalı hale getiren birçok uygulama devreye sokulmuştur. Bu nedenle asıl mutlak butlan tartışması, CHP kurultayı üzerinden değil, anayasanın sistematik biçimde ihlal edildiği iktidar pratikleri üzerinden yapılmalıdır.
Nitekim bu tartışmaya karşı tepkiler de yalnızca hukuki değil, doğrudan siyasi bir refleksle yükseliyor. TİP Genel Başkanı Erkan Baş, mutlak butlanı da iktidar icazetiyle CHP koltuğuna geçecek kişiyi de siyaseten tanımayacaklarını söyleyerek bu müdahaleye karşı net bir tavır aldı. Ankara’da bir partilinin “gerekirse canımı feda ederim, buraya sokmayacağım” sözleri ise tabanın bu süreci yalnızca bir mahkeme kararı olarak değil, parti iradesine dönük açık bir müdahale olarak gördüğünü gösteriyor
CHP’li Özgür Karabat’ın “bu karar ile Türkiye’de demokrasi rafa kaldırılmıştır” sözleri de aynı kaygıyı taşıyor. Karabat’ın işaret ettiği gibi, böyle bir kararın yalnızca parti içi dengeleri değil, ülkenin ekonomik ve siyasal istikrarını da sarsacağı açıktır. Mansur Yavaş ise meselenin özünü daha soğukkanlı biçimde tarif ediyor. Ona göre amaç, CHP’yi kendi içinde tartışmaların içine çekmek, birlik duygusunu zedelemek ve Türkiye’nin ana muhalefetini etkisiz hale getirmektir.
Yavaş’ın açıklamasındaki en dikkat çekici nokta, henüz ceza davaları sonuçlanmamışken mahkemenin fiilen “seçime hile karıştırıldığı” yönünde bir kanaat ortaya koymasının hukuk devletiyle bağdaşmadığı yönündeydi. Çünkü hukuk devletinde hiçbir kurum, kesinleşmemiş bir yargılama sürecinin yerine geçerek hüküm kuramaz. Yavaş, Anayasa’nın 79. maddesini hatırlatarak seçimlerin yönetimi ve denetimi konusunda Yüksek Seçim Kurulu’nun yetkili olduğunu ve YSK kararlarının kesin olduğunu vurguladı. Bu nedenle mesele yalnızca CHP’nin iç tartışması değil, seçim iradesinin ve parti demokrasisinin hangi kurumlar eliyle belirlenebileceği meselesidir.
CHP’nin YSK’ya başvurması ve Yüksek Seçim Kurulu’nun bugün bu başvuru üzerine toplanacak olması, meselenin yalnızca parti içi bir kriz olmadığını bir kez daha göstermektedir. Çünkü CHP’nin itirazının merkezinde, kurultay iradesinin mahkeme kararıyla yok sayılamayacağı iddiası vardır. YSK’nın bugün saat 11.00’de CHP’nin mutlak butlan kararına yönelik itirazını görüşmek üzere toplanacağı aktarılıyor. Bu toplantı, hukuki açıdan son derece kritiktir. Çünkü tartışmanın özü, CHP kurultayının sonucundan çok daha büyüktür. Mesele, seçim kurullarının gözetiminde yürütülen ve mazbatalarla sonuçlanan bir siyasi irade sürecinin, adli yargı eliyle geçersiz sayılıp sayılamayacağıdır.
Anayasa’nın 79. maddesi seçimlerin yönetimi ve denetimi konusunda YSK’yı temel merci olarak işaret ederken, bir mahkemenin bu alanı fiilen aşan bir sonuç üretmesi yalnızca CHP’nin iç hukukunu değil, Türkiye’de seçim hukukunun anayasal sınırlarını da tartışmaya açmaktadır. CHP’nin başvurusu bu nedenle basit bir itiraz başvurusu değil, “bu mazbatayı kim verdi, bu iradeyi kim denetledi ve kim yok sayabilir” sorularının merkezinde duran tarihî bir başvurudur. Nitekim CHP kanadından yapılan açıklamalarda da YSK’ya başvurunun gerekçesi, mazbataları veren kurumun YSK olmasıyla açıklanmıştır.
Bu nedenle YSK’nın vereceği karar, yalnızca CHP’nin bugünkü krizini değil, bundan sonra siyasi partilerin kongre ve kurultay iradelerinin hangi sınırlar içinde korunacağını da belirleyecektir. Eğer seçim kurulları tarafından tamamlanmış bir süreç mahkeme eliyle geriye doğru ortadan kaldırılabiliyorsa, o zaman mesele artık bir genel başkanlık tartışması değildir. Mesele, seçim hukukunun, parti demokrasisinin ve sandık iradesinin yargı eliyle yeniden yazılıp yazılamayacağı meselesidir.
Bu çizgiyi tamamlayan bir diğer açıklama ise Zeydan Karalar’dan geldi. Karalar’ın, “Partimiz en ufak bir ayrışma, dağılma olmadan, olabilecek en kısa sürede kurultaya gitmelidir. CHP yönetimini her zaman CHP’liler seçmiştir. Bundan sonra da böyle olacaktır” sözleri, CHP’nin içine çekilmek istendiği krize karşı açık bir parti iradesi çağrısıdır.
Çünkü mesele yalnızca bir kurultay tarihi meselesi değildir. Mesele, Cumhuriyet Halk Partisi’nin kendi yönetimini kendi üyeleriyle, kendi delegeleriyle ve kendi demokratik iradesiyle belirleyip belirleyemeyeceğidir. CHP yönetimini mahkeme koridorlarında kurulan hesaplar değil, CHP’lilerin iradesi belirlemelidir. Dün böyleydi, bugün de böyle olmalıdır.
Bu sözlerin ardından parti örgütlerinde ve meydanlarda yükselen tepki de dikkat çekiciydi. Mutlak butlan kararından sonra CHP Genel Merkezi’ne ve birçok il başkanlığına Özgür Özel’in posterlerinin asılması, parti örgütünün mevcut genel başkan etrafında kenetlendiğini gösteren sembolik bir karşı çıkıştı. Sokakta yükselen “Tayyip Kemal”, “hain Kemal”, “satılmış Gürsel”, “kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz”, “özgür İstanbul, özgür Türkiye” ve “faşizme karşı omuz omuza” sloganları ise bu kararın yalnızca hukuki bir işlem olarak değil, parti iradesine ve demokrasiye müdahale olarak algılandığını ortaya koydu.
Bu tepkinin en çarpıcı sembollerinden biri ise Kılıçdaroğlu’na ait fotoğrafların halk tarafından parçalanması oldu. CHP İstanbul binasında ve kalabalığın toplandığı alanda görülen bu görüntüler, tabandaki öfkenin yalnızca sloganlarla sınırlı kalmadığını, Kılıçdaroğlu’na yönelen tepkinin artık sembolik bir kopuşa dönüştüğünü gösterdi. Bu nedenle yaşananlar, yalnızca bir kurultay tartışması değil, parti iradesini yok saydığı düşünülen her aktöre karşı yükselen daha geniş bir siyasi reaksiyon olarak okunmalıdır.

Tam da bu nedenle, mutlak butlan kararı etrafında yaşananlar yalnızca hukuki bir tartışma olarak görülemez. Bu süreç, muhalefetin iradesinin mahkeme eliyle yeniden dizayn edilmesi girişimi olarak okunmaktadır. Kararın ilan edildiği anda bazı isimlerin saf değiştireceği zaten tahmin ediliyordu. Ancak bu kadar hızlı pozisyon alınması, siyasi ilkesizlik tartışmasını daha da görünür hale getirdi. Nitekim Balıkesir Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Akın’ın, mutlak butlan kararının verildiği anda Kemal Kılıçdaroğlu’nun ofisinde bulunduğunun ileri sürülmesi, bu tartışmanın sembolik örneklerinden biri haline geldi.
Bu noktada Örsan Öymen’in X hesabından yaptığı çıkış, tartışmanın sertliğini ve tabandaki öfkeyi açık biçimde yansıtıyor. Öymen, CHP 38. Olağan Kurultayı hakkında verilecek sözde mutlak butlan kararını “mutlak ahlaksızlık”, “mutlak hukuksuzluk”, “mutlak faşizm” ve “mutlak butlan” olarak nitelendirdi. Ona göre böyle bir karar, halkın umudunu söndürmeye yönelik bir karardır ve bu karara ortak olmak siyasal olarak ağır bir sorumluluk anlamına gelir.
Kılıçdaroğlu’na yakın çevrelerde konuşulan iddialar ise sürecin sadece kurultay tartışmasıyla sınırlı kalmayabileceğini gösteriyor. Yaklaşık 40 il başkanının değiştirileceği, Ekrem İmamoğlu dahil yargılanan CHP’lilerin üyeliklerinin askıya alınacağı ve bu isimlerin aklanmadan partiye geri dönemeyeceği ileri sürülüyor. Bu tablo, yalnızca bir parti içi tasfiye görüntüsü vermiyor.
Bu gelişmeler, ister istemez 12 Eylül sonrasında siyasetin devlet eliyle askıya alındığı dönemi hatırlatıyor. 12 Eylül darbesinden sonra siyasi partiler kapatılmış, parti yöneticileri ve üyeleri siyasal alanın dışına itilmiş, 12 Eylül’den önce siyasi partilere üye olan yurttaşların siyasal aidiyetleri adeta sakıncalı bir geçmiş gibi görülmüştü. Buna karşılık, darbe sonrasında kurulan yeni siyasal düzen içinde şekillenen üyelikler meşru kabul edilmişti. Yani siyaset, halkın iradesine göre değil, devletin izin verdiği sınırlar içinde yeniden tanımlanmıştı.
Bugün de benzer bir mantıkla, mahkeme kararı üzerinden bir partinin kurultay iradesinin geçersiz sayılması, bazı il başkanlarının değiştirilmesi ve yargılanan CHP’lilerin üyeliklerinin askıya alınmasının konuşulması, sıradan bir parti içi tartışma değildir. Bu, siyasal aidiyetlerin ve parti iradesinin yargı eliyle yeniden dizayn edilmesi anlamına gelir. 12 Eylül’ün mantığı da tam olarak buydu: siyaseti sandıkla ve üyelerin iradesiyle değil, devlet gücüyle biçimlendirmek.
Bugün mesele CHP’nin iç meselesi değildir. Mesele, bir siyasi partinin kendi delegeleriyle, kendi üyeleriyle, kendi kurumsal iradesiyle yoluna devam edip edemeyeceğidir. Eğer bir mahkeme kararıyla ana muhalefetin iradesi yok sayılabiliyorsa, burada tartışılması gereken şey kurultay değil, demokrasinin kendisidir.
Çünkü mutlak butlan adı altında yapılmak istenen şey, hukuku işletmek değil, siyaseti dizayn etmektir. Hukukun olmadığı yerde ise butlan tartışması değil, doğrudan meşruiyet krizi başlar.