Bazı yerler vardır…
Adını söylersin, herkes bildiğini sanır. Haritada yerini gösterir, birkaç cümle kurar… ama biraz durup dinlediğinde anlarsın: Kimse gerçekten gitmemiştir oraya. Kimse gerçekten bakmamıştır.

Tunceli, biraz da böyle bir yer.

Bu ülkenin içinde ama hikâyesinin dışında kalmış gibi…
Adı var, sesi yok gibi.
Yeri belli, karşılığı eksik gibi.

Sanki herkes biliyormuş gibi yapıyor ama kimse gerçekten tanımıyor.

Bu ülkede sık sık aynı cümleyi duyuyoruz:
“Her yere ulaştık.”

Ama insanın içi tam o noktada biraz sıkışıyor. Çünkü o “her yerin” içinde bazı şehirler hep daha az yer kaplıyor. Hep daha silik, hep daha kenarda kalıyor.

Tunceli de onlardan biri.

Yollar gitmiş olabilir. Haritalarda adı yazıyor zaten. Ama bir yere ulaşmak sadece oraya varmak değil ki…
Ulaşmak bazen durmak demek.
Bakmak demek.
Birinin hayatına gerçekten temas etmek demek.

İşte o temas bir türlü kurulamıyor.

Tunceli’den geçiliyor…
Ama Tunceli’ye pek uğranmıyor.

Bir kalkınma hikâyesi anlatılırken adı geçmiyor.
Bir başarı tablosu çizilirken kenarda kalıyor.
Kimse “bilerek atlıyorum” demiyor belki… ama herkes rahatça unutabiliyor.

Ve galiba en çok bu yoruyor insanı:
Unutulmanın bu kadar kader olması.

GİDENLER VE KALANLAR

Tunceli’yi anlatırken insanın aklına ilk gelen şeylerden biri de bu:
Gidenler…
Ve kalanlar…

Bazı şehirlerde bu ayrım daha çocuk yaşta başlıyor. Kimisi gidiyor, başka hayatlar kuruyor. Kimisi kalıyor, bulunduğu yerde tutunmaya çalışıyor.

Böyle olunca başarı dediğimiz şey bile biraz acı bir şeye dönüşüyor.
Çünkü çoğu zaman “başarmak”, oradan çıkabilmek anlamına geliyor.

Bir de geri dönüş var…
En zor olanı belki de o.

İnsan dönüp baktığında sadece zamanın geçmediğini görüyor. Eksiklik de yerinde duruyor. Değişmeyen şeyler sadece yollar ya da binalar değil… his.

İnsanın kendi memleketine biraz yabancı gibi bakması…
Bu çok ağır bir duygu.

Eksik olan ne?

Tunceli meselesini sadece “yoksulluk” diye anlatmak yetmiyor. Çünkü mesele biraz daha derinde.

Evet, imkânlar sınırlı.
Evet, zor bir hayat var.

Ama asıl eksik olan şey başka bir yerde:

Görülmek.
Duyulmak.
Hesaba katılmak.

Bir plan yapılırken akla gelmek…
Bir listede adının geçmesi…
Bir hayalin içine dahil edilmek…

Bunlar olmayınca, kurulan cümleler de havada kalıyor.
“Biz herkese eşitiz” deniyor mesela…

Ama bazı yerler o cümlenin içinde kendini bulamıyor.

SES VAR, YANKI YOK

Tunceli’de insanlar sadece geçim derdini konuşmuyor.
Doğayı konuşuyor.
Suyu konuşuyor.
Yaşam biçimini korumaya çalışıyor.

Maden arama girişimlerine karşı çıkanlar var.
Topraklarını savunmaya çalışan insanlar…
Ama o ses çoğu zaman uzaklara ulaşmıyor.

Munzur için “özgür aksın” diyenler var.
Bir nehirden fazlasını savunduklarını biliyorsun aslında.
Bir yaşamı, bir hafızayı, bir dili korumaya çalışıyorlar.
Ama o çağrı da çoğu zaman duyulmadan geçiyor.

Bir de dağ keçileri var…
“Hızır’ın davarı” diyor insanlar onlara.
Dokunulmaz, kutsal gibi görüyorlar.
Sonra bir bakıyorsun…
Birileri o kutsala nişan alabiliyor.

İnsan en çok burada duruyor işte.
Bir yerin sadece kendisi değil, değer verdiği şeyler de duyulmuyorsa… orada başka bir kırılma başlıyor.

KENARDA DEĞİL AMA ÖYLEYMİŞ GİBİ!

Tunceli aslında bu ülkenin kenarında değil.
Ama uzun zamandır öyleymiş gibi hissettiriliyor.

Sanki biraz uzakta…
Sanki biraz dışarıda…
Sanki anlatının tam içinde değil de kenarında kalmış gibi…

Oysa mesele mesafe değil.
Mesele, mesafe varmış gibi davranılması.

Bir yer geri kalabilir…
Ama bir yerin geride bırakılması başka bir şeydir.

Ve Tunceli’ye bakınca insanın içinden şu geçiyor:
Bu biraz tercih gibi.

Sessiz bir tercih.
Üstü örtülü bir alışkanlık.
Ama etkisi çok ağır.

BİR ŞEHİRDEN FAZLASI

Şunu kabul etmek gerekiyor:
Bir ülkenin en büyük ayıbı, en uzak köşesi değildir.

En kolay unuttuğu yeridir.

Çünkü unutulan yer zamanla sadece bir yer olmaktan çıkar.
İnsanın içine oturan bir eksikliğe dönüşür.

Tunceli biraz da bu yüzden artık sadece bir şehir değil.

Bir soru gibi duruyor karşımızda.
Bir vicdan yoklaması gibi.

Gerçekten herkes bu hikâyenin içinde mi…
Yoksa bazıları baştan dışarıda mı bırakılıyor?

Cevabı aslında biliyoruz.
Uzun zamandır biliyoruz.

Sadece yüksek sesle söylemiyoruz.

Belki de mesele tam olarak bu.