Suriye’den gelen haberler artık “çatışma notu” sayılmaz.
Bir topluluğun hedefe konuluşunun kaydı bunlar.
Lazkiye’de yakılan evler.
Tartus’ta boşaltılan köyler.
Hama kırsalında kaybolan siviller.
Bu tabloyu yumuşatacak kelime yok.
Mezhep üzerinden yürüyen açık bir tasfiye iklimi var. Selefi yapılar kontrol ettikleri alanlarda Alevi köylerini düşman bölge gibi işaretliyor. Sivilleri kolektif suçlu ilan eden bir akıl devrede.
Bu yalnızca bir askeri denklem değil.
Bu, kimlik üzerinden kurulan bir korku düzeni.
Ve dünya…
Bakıyor. Bekliyor. Susuyor.
BU ACI TANIDIK
Bu sahne bize yabancı değil.
Kahramanmaraş’ta sokaklara dökülen öfke.
Çorum’da işaretlenen evler.
Sivas’ta yakılan insanlar.
Orada öldürülen Alevilerle bugün Lazkiye kırsalında korku içinde yaşayan Aleviler arasında kan bağı var. Akrabalık var. İnanç bağı var. Aynı cemden geçmiş, aynı deyişle büyümüş, aynı matemle yoğrulmuş bir halk var.
Aleviler bu coğrafyada hep aynı cümlenin öznesi yapıldı:
“Tehdit.”
Hep aynı yazgıya itildi:
Zulüm.
Göç.
Yangın.
Sessizlik.
Suriye’de yaşananlar yeni bir hikâye değil. Aynı hikâyenin başka bir sayfası.
NEFRETİN SEYRİ
Nefret önce cümle olur.
Sonra slogan.
Sonra kalabalık.
Sonra silah.
Biz bu zinciri ezbere biliyoruz.
16 Nisan referandumu öncesi sosyal medyada dolaşıma sokulan o utanç cümlesini hatırlayın:
“Savaşı kazandığımızda ‘Hayır’cıların karıları, kızları ganimet olarak bize helaldir.”
O zihniyeti Türkiye’ye ilk duyuran gazeteciydim. O gün yazdığım şuydu: Bu tekil bir sapıklık değil; örgütlü bir nefret kültürü.
Kadını ganimet gören, muhalifi hedef sayan, farklı olanı tasfiye edilmesi gereken unsur gibi kodlayan bir akılsızlık.
Bugün Suriye’de gördüğümüz, o akılsızlığın silahlı versiyonu.
Zihniyet sınırdan geçerken pasaport göstermiyor.
“DEVRİM” AMBALAJI
Suriye’ye özgürlük söylemiyle giren yapılar, sahada mezhepçi bir korku rejimi kuruyorsa buna romantik bir ad bulmak zor.
Yakılan evler devrim değildir.
Toplu göç özgürlük değildir.
Kimlik fişlemesi güvenlik değildir.
Bu yalnızca Alevilerin meselesi sayılmaz. Hristiyanlar, Dürziler, selefi çizgiye boyun eğmeyen Sünniler… Hepsi aynı baskı hattında.
Ama Aleviler için bu tarihsel bir tekrar.
Aynı travmanın başka bir coğrafyada yeniden üretimi.
ANKARA’NIN AYNASI
Türkiye için bu başlık uzak bir dış politika haberi gibi ele alınamaz. Bu coğrafyayla kültürel bağ var, inanç bağı var, akrabalık var. Sınırın öte yanında korku büyürken burada kayıtsız bir serinkanlılık üretmek kolay değil.
Mezhep üzerinden yürüyen şiddet dalgası büyürse, bunun sarsıntısı Akdeniz’le sınırlı kalmaz.
Diplomasi konuşulmalı. Siviller için güvenli geçişler gündeme gelmeli. Mezhep temelli saldırılara karşı net tutum alınmalı.
Yuvarlak cümleler hayat kurtarmıyor.
HAFIZA VE SORUMLULUK
Aleviler bu topraklarda hep savunmada yaşadı.
Hep kendini anlatmak zorunda kaldı.
Hep “öteki” muamelesi gördü.
Kahramanmaraş’ta yanan evler, Çorum’da parçalanan kapılar, Sivas’ta yükselen alev…
Şimdi Lazkiye kıyısında aynı korkunun başka bir adı var.
Bu bir mezhep polemiği değil.
Bu, insanın inancı yüzünden hedef seçilmesi.
Suriye’de Aleviler hedefte.
Bu cümle ağır.
Ama gerçek ağır.
İnsanlar ölüyor.
Köyler boşalıyor.
Bir inanç, yine gözyaşıyla anılıyor.
Ve tarih bir şeyi hiç unutmuyor:
Zulüm kadar, sessizlik de kayda geçiyor.