Türkiye’de gazetecilik yapmak hiçbir dönemde dikensiz bir gül bahçesi olmadı.
Bir dönem gazeteciler haber sakladıkları, güçlülerin kapısında el pençe divan durdukları için eleştirilirdi. Şimdi ise sadece fikir söyledikleri, analiz yaptıkları için hedef gösteriliyorlar.
Üstelik mesele ne söylediğiniz de değil artık…
Bir şey söylemiş, kafanızı kaldırmış olmanız yeterli.
Sosyal medya öyle bir yere dönüştü ki; haberi paylaşsanız suç, yorum yapsanız suç, analiz deseniz daha büyük suç…
Akıl tutulmasından farksız, kolektif bir cinnet hali bu.
Kimse gerçeği tartışmıyor artık.
Herkes karşısındakinin hangi “tarafta” olduğuna bakıyor.
Dijital meydanlarda mesleğin temel varlık sebebi olan “fikir belirtme” hakkı adeta suç muamelesi görüyor.
İşin en acı tarafı ise bu nobranlığın sadece karşı mahalleden değil, birlikte yürüdüğünüzü sandığınız, aynı demokratik değerleri paylaştığınızı düşündüğünüz çevrelerden gelmesi.
Bugün gündem CHP…
Ve ne yazık ki insanlar siyaset tartışmıyor; Ankara koridorlarında yükselen tansiyon üzerinden birbirlerini boğmaya çalışıyor.
Kemal Kılıçdaroğlu’nu savunanlarla Özgür Özel’i savunanlar arasında artık siyasi bir ayrım değil, adeta bir düşman hukuku var.
Dijital siperlerin arkasına geçip birbirlerine kelimenin tam anlamıyla kurşun sıkıyorlar.
Küfürler, hakaretler, haysiyet cellatlığı havada uçuşuyor.
Yıllarca aynı partinin içinde yol yürümüş insanlar birbirini bir gecede hain ilan ediyor.
Es kaza çıkıp;
“Kılıçdaroğlu burada haklı” deseniz anında statükocu, değişim düşmanı ilan edilip linç ediliyorsunuz.
Bir başka gün;
“Özgür Özel doğru bir hamle yaptı” deseniz bu kez başka bir kalabalık “hainsin, vefasızsın” diyerek üzerinize çullanıyor.
Sadece analiz yapsanız, tarafsızca fotoğrafı çekip ortaya koysanız bile her iki tarafın radikalleri tarafından suçlanıyorsunuz.
Gazeteciden taraftar olmasını istiyorlar.
Takım tutar gibi siyaset yapmasını…
Sürekli bir mahalleye sadakat göstermesini…
Kendi kliklerinin amigoluğunu üstlenmesini…
Oysa gazetecilik tam da bunun karşısında durduğu için gazeteciliktir.
Bir gün bir siyasetçinin doğru yaptığı şeyi yazarsınız, ertesi gün yanlışını…
Bugün makul bulduğunuz bir fikri yarın eleştirirsiniz.
Çünkü gazetecinin görevi birilerinin ajandasına alkış tutmak değil; bakmak, görmek ve gördüğü hakikati eğip bükmeden anlatmaktır.
Ama sosyal medya çağında insanlar artık görüş değil, bağlılık arıyor.
Analiz değil, biat istiyor.
Herkes kendi yankı odasını kurmuş durumda.
Kendi öfkesini besleyen, kendi kliklerini haklı çıkaran cümleleri görmek istiyor sadece.
En küçük itirazda ise parmaklar klavyede küfür için hazır bekliyor.
Bir toplum sürekli öfkeyle konuşuyorsa, bir süre sonra düşünemez hale gelir.
Bugün yaşadığımız şey tam olarak bu.
İnsanlar artık okumuyor; saldırıyor.
Dinlemiyor; yaftalıyor.
Anlamıyor; hüküm veriyor.
Ve en kötüsü şu:
Herkes kendini “demokrasi savunucusu” ilan ederken, kimse karşısındakinin konuşma hakkına, iki kelam etmesine tahammül edemiyor.
Muhalif siyasetin kılcal damarlarını kurutan bu hastalıklı zihniyet, en çok da bizim mesleği imkânsız hale getiren bir otosansür iklimini büyütüyor.
Çünkü artık gazeteciler haberin doğruluğundan önce, hangi tarafı kızdıracağını düşünmek zorunda bırakılıyor.
Bu da ülkeye zarar veriyor.
Siyasete zarar veriyor.
En çok da bizi biz yapan ortak akla…
Her türlü lince ve organize saldırıya rağmen BabaOcağı’nda ve bu mesleğin namusunu koruyan her mecrada rüzgâra göre yön değiştirmeden durmak şart.
Çünkü fikir söylemenin cesaret istediği yerde, gerçeğin sesi yavaş yavaş kısılır.
Ve bir toplumda gerçek susmaya başladı mı, geriye sadece bağıran kalabalıklar kalır.