Akşamüstüydü. Gün, yavaş yavaş kendi içine çekiliyordu.

Sevgili Kutsal Evcimen geldi.
Her zamanki gibi kapıdan içeri girerken sanki sadece kendisini değil, koca bir hafızayı da yanında getirir gibiydi…
Çay koyduk, masaya oturduk.
Kelimeler önce temkinli yürüdü, sonra birbirine alıştı.

Konu döndü dolaştı, yine o eski yere geldi:
İnsan…
Ve insanın birbirine nasıl baktığı.

Alevilikten konuştuk.
Yoldan, rızalıktan, incitmemekten…

Bir yerde Kutsal sustu.
Sonra, sanki çok eski bir cümleyi hatırlar gibi, yavaşça fısıldadı:

“Gezi’de ölen çocuklar… bugünün 12 İmamları.”

O cümle masanın ortasında öylece kaldı.
Ne ileri gitti, ne geri çekildi.
Sadece durdu.

Ben de sustum.
Çünkü bazı sözler cevap istemez; sadece insanın içine yerleşir.

*

Gezi’yi anlatmak zor.
Çünkü Gezi, anlatıldığı anda eksilen bir şey.

Bir park vardı evet;
ağaçların gölgesinde başlayan bir itiraz…

Ama sonra o gölge büyüdü.
İnsanların yüzüne, sesine, birbirine dokunuşuna yayıldı.

Orada sadece bir kalabalık yoktu.
Birbirini tanımayan insanların, ilk kez aynı yöne bakabildiği bir an vardı.

Kimse diğerine “sen kimsin” diye sormuyordu.
Kimse kimsenin nereden geldiğini merak etmiyordu.

Sadece yan yana duruyorlardı.

Ve belki de bu yüzden…
Gezi sadece bir itiraz değil, bir karşılaşmaydı.

Benim için de öyle oldu.

Kalabalığın içinde,
hiç tanımadığım bir yüzle göz göze gelmek gibi…
Sonra o yüzün, kalabalığın kendisi kadar tanıdık gelmesi gibi.

Sibel.

Gezi’nin ortasında,
herkesin birbirine çarparak geçtiği o akışın içinde,
iki insanın durup birbirini fark etmesi…

Bazen bir ülkenin en gürültülü anlarında
en sessiz şeyler olur.

Bizim hikâyemiz de öyle başladı.

Belki de bu yüzden
Gezi’yi düşündüğümde aklıma sadece kaybettiklerimiz gelmiyor;
bulduklarımız da geliyor.

*

Ama sonra çocuklar…

Her şeyden önce çocuktular.
Henüz cümlelerini tamamlamamış,
hayatla tam pazarlık etmemiş…

Bir sabah uyanıp büyümeye devam edeceklerini sanan çocuklar.

Birinin cebinde ekmek vardı,
birinin hayalleri yarım kalmıştı,
birinin annesi hâlâ kapıya bakıyordu.

İsimleri söylendiğinde içimiz daralıyor hâlâ:
Berkin…
Ali İsmail…
Ethem…
Abdullah…

İsimler çoğaldıkça,
bir ülkenin kalbi biraz daha ağırlaştı.

*

Kutsal’ın kurduğu o cümleyi sonra tekrar düşündüm.

Belki mesele sadece isimler değildi;
o cümle bir benzetmeden çok bir sığınaktı.

Çünkü insan, kaybettiği şeyi bir yere koymak ister.
Boşlukta kalmasın, unutulmasın, bir anlamı olsun diye…

Aleviliğin dilinde 12 İmam sadece tarih değildir;
bir duruş, bir yara, bir hatırlayıştır.

Belki de Gezi’de kaybettiklerimizi
o kadim hafızanın içine,
birer Masum-u Pak gibi yerleştirmek istedik.

O saflığı ancak böylesine köklü bir sızının içinde saklayabildik.
Çünkü bazı kayıplar, ancak böyle taşınabiliyor.

*

O gün parkta sadece sloganlar yoktu.
Kahkaha vardı.
Birbirine su veren eller vardı.

Hiç tanımadığı birine
“iyi misin?” diye soran insanlar…

Ve sonra…
bir anda büyüyen o ağır sessizlik.

İnsan bazen bir ülkenin kırılma anını duyar.
Gürültüyle değil, sessizlikle.

Gezi biraz da öyle kaldı hafızalarda;
bir şeylerin koptuğu
ama aynı anda insanların birbirine değdiği bir an olarak.

*

Kutsal çayını bitirdi.
Kalkarken o cümle hâlâ odadaydı:

“Bugünün 12 İmamları…”

Doğru mu, değil mi…
Bunu tartmak mümkün değil.

Ama bazı cümleler doğru olduğu için değil,
insanı ayakta tuttuğu için kalır.

Gezi de öyle kaldı.

Bir park olarak değil,
bir hatıra olarak hiç değil…

İçimizde,
eksilenle büyüyen bir yer gibi.

Hem bir yara,
hem birbirimizi bulduğumuz o an gibi.

Ve belki de bu yüzden…

Gezi bitmedi.

Çünkü bazı şeyler bittiği yerde kalmaz.
İnsanın içine yerleşir.

Ve orada…
uzun süre susar,
ama hiç kaybolmaz.