Gedikkaya'da bulunan küçük kaplumbağalar, yalnızca arkeologların değil, hikaye anlatıcılarının da ilgisini hak ediyor... En azından Yüksel Aksu neden bir "Caretta Carettalar Vadisi" çekmesin mesela?

Bir zamanlar Türkiye'de, perşembe geceleri suç oranlarında azalma olduğu esprileri yapılırdı…

2003 yılında bir çarşamba günü yayınlanmaya başlayan Kurtlar Vadisi, 1. sezonunun ilk 20 bölümü dışında diğer tüm sezonlarda perşembe günleri yayınlandı.

İlginçtir, bazı şehirlerde sol partilerin perşembe akşamlarında toplantı yapamaz hale geldiği söylentisi yayılmıştı. Gençler, Kurtlar Vadisi geceleri evlerinden çıkmıyorlardı.

Sağcıların ve ülkücülerin izlediği bir dizi olarak düşünülen Kurtlar Vadisi, her çevreden izleyiciyi ekrana kilitliyordu…

Bu etki, Danimarkalı yönetmen Lars von Trier'in 24 Kasım 1994’te, yine bir perşembe günü yayına başlayan “Riget” yani “Krallık” dizisinde de gözlenmişti. Dizinin yayın günlerinde Danimarka sokakları adeta boşalıyordu.

"KRALLIKLAR"

Lars von Trier'in en az Kurtlar Vadisi kadar ilginç ve "derin" göndermeleri olan mini dizisi 13 bölümden oluşuyordu.

Hayranlarının ifadesiyle "efsane ilk 97 bölüm" sonrası Kurtlar Vadisi ise 10 sezonu ve 300 bölümü buldu... Yetmezmiş gibi üzerine 4 de sinema filmi geldi... O da yetmedi 2008 yılında, "Muro" karakteri için de ayrı bir komedi filmi çekildi...

Bir şey tuttuğunda, sündüğü yere kadar sündürmeye bayılıyoruz malum... Arka Sokaklar 751 bölüm örneğin…

Her neyse...

Trier'in "Krallık" dizisi, doktorları arasında bir iktidar savaşı yaşanan garip bir hastaneyi konu ediyor gibi görünüyordu. Fakat, "Rigshospitalet" hastanesi, Danimarka toplumunun "küçük bir modeli" olarak işlenmekteydi.

Benzer biçimde ​1973 yapımı 25 Fireman's Street ​f​ilminde ünlü Macar yönetmen İstvan Szabo​, bir apartman bloğunda yaşayan insanlar üzerinden Macaristan'ın yakın tarihine yolculuk yapıyor ve apartmanı bir "ülke metaforu" olarak kullanıyordu.

​İranlı yönetmen Dariush Mehrjui'nin 1987 yapımı The Tenants (Kiracılar) filmi de Tahran'daki harap bir apartmanda yaşayan kiracılar üzerinden İran toplumuna dair bir "alegori" kuruyordu.

İster bir hastane, ister bir apartman bloğu ya da vadi uyarlaması üzerinden olsun, bu türden "ülke minyatürü" anlatıları Kurtlar Vadisi'nde olduğu gibi 300 bölüm, 5 sinema filmiyle, yaklaşık hesap 715 saat (29 gün 19 saat ediyor) ve "çok mal haramsız çok laf da yalansız olmaz" malum, izleyicinin maruz bırakıldığı yalan rüzgarının boyutlarını düşünün.

"KAPLUMBAĞA VADİSİ"

Gelelim şimdi film önerisine:

Bilecik'te, Gedikkaya Tepesi'nde yürütülen arkeolojik kazı çalışmalarında, MÖ 20 bin ile MÖ 10 bin yılları arasındaki döneme ait olduğu düşünülen 25 adet kaplumbağa heykelciği bulunduğu bu hafta duyuruldu.

Yaklaşık MÖ 14.500'lere tarihlenen Gedikkaya kaplumbağalarının, 12 bin yıllık Göbeklitepe'nin tahtını sarsmış olabileceği yorumları yapılıyor.

Ulusal sembol setlerinde nedense kurt, kartal, aslan, ejderha gibi avcı hayvanlar pek rağbet görür. Devleti yalnızca "savaşan" bir aygıt görmenin doğal bir sonucu olabilir... Yıllarca ülkeyi "Kurtlar Vadisi" türü anlatılarla kurt tribine yeterince soktu birileri.

Kaplumbağaya dönelim:

Pek çok kültürde uzun yaşamı ve dayanıklılığı temsil eden kaplumbağalar, kimi Afrika yerli inanışlarında "ilk yaratılan canlı" olarak kabul edilir. Kızılderili, Hint ve Çin kültüründe önemli yeri olan kaplumbağa, Türk kültüründe Kültigin Anıtı'nda, anıtın üzerine dikildiği kaide olarak karşımıza çıkar ve devleti sembolize eder.

Gedikkaya'da bulunan o küçük kaplumbağalar, yalnızca arkeologların değil, hikaye anlatıcılarının da ilgisini hak ediyor. En azından Yüksel Aksu neden bir "Caretta Carettalar Vadisi" çekmesin?

Nasıl bir "vadi" mi?

Evvel zaman içinde bir zaman, kaplumbağalar ülkesinde su tükenmiş. Ne yapsak ne etsek diye dertlenen kaplumbağaların en yaşlı ve bilgesi, Aksakallı Kaplumbağa çıkış yolunu şöyle söyler:

"Şu dağın ardında büyük bir göl var! Hepimiz gidemeyiz, yaşlılar var, çocuklar var. En genç 2 kaplumbağa seçilsin, yola düşsün bize su getirsinler!"

Genç kaplumbağalar seçilir. Yürüyerek 25 yılda göle ulaşırlar... Ulaşırlar ama suyu ülkeye götürmek için yanlarına kap almayı da unutmuşlardır...

Genç kaplumbağalardan biri diğerine, "birimiz burada beklesin ki kimse gelip suyu içmesin, diğerimiz de kabı alsın gelsin, hadi sen git, ben de bekleyeyim!" der.

Diğeri, "Ben gidince ya sen suyu içersen? O zaman ülkemiz susuz kalır ve hepimiz susuzluktan ölürüz!" diye itiraz edince, "Yok valla bak, yemin ederim içmem... Sen git kabı al gel, bekleyeceğim!"

Bunun üzerine genç kaplumbağa yola düşer... Diğeri de beklemeye
başlar. 30 yıl geçer, 50 yıl, 60 yıl... Derken bekleyen kaplumbağa, "bu böyle olmayacak, gelmeyecek bu... Köydekiler de susuzluktan ölmüştür, iyisi mi şu gölden biraz su içeyim, bari ben hayatta kalayım!"

Su içmek için eğer kafasını, bir yudum alacakken çalıların arkasından bir ses duyulur:

"Bak böyle yaparsan gitmem haaa!"

Sinan Acıoğlu
babaocagi.com.tr