"En iyi şeyler anlatılamaz çünkü düşüncenin ötesinde aşkındırlar. İkinci en iyi şeyler yanlış anlaşılır çünkü bunların hakkında düşünülemeyen şeylere gönderme yaptığı varsayılır." Joseph Campbell
Çocukluğumun önemli bir kısmı Nurgana'daki bağ evimizde geçti.
90'ların sonunda havalimanı yolu için yapılacak yol genişletme çalışmaları gerekçesiyle "istimlak" edilinceye kadar bu bağ evinde elma, kiraz, nar, vişne, erik, armut, hurma, zeytin gibi onlarca ağaçla birlikte büyüdüm. Abilerimin de tırmandığı ağaçlarla kaç nesilden akrabamız "arkadaş" oldu tahmin etmek zor.
Hele bir ceviz ağacı vardı ki birlikte büyümemiz, mecazın ötesinde gerçekten bir "birlikte büyüme" hikayesiydi.
40 küsur yıl önce bu ceviz ağacını babam benim için dikmiş. Ne güzel hediye değil mi? Babam adeta beni "bir dikili ağacım yok!" demekten men etmiş.
Yattığı yer nûr, mekânı da adı gibi "Firdevs Cenneti" olsun, sevgili annem 40 gün önce beka yurduna göçtü... Yazılarımı pek okumazdı açıkçası... Bir iki yazımı, "İnşallah bu yazıyı annem de okur" diyerek yazmıştım. Bu da öyle bir yazı olsun...
Sözü uzatmayayım:
40 gün bu kadar mı uzundu? Bunca hakikati, bunca "çıplak gerçeği" anlamak için yalnızca 40 gün yetiyordu da ben 40 küsur senedir neyi anlamaya çalışıyordum? Neye isyan ediyordum?
Sahi biz en son neyin kavgasını veriyorduk?
* * *
Ceviz ağacımıza döneyim.
Bağ evimizde tam da annem hakka göçtüğü günlerde bir yangın çıkmış, o yangında doğduğum gün dikilen ceviz ağacı da yanmış...
Yanmışız...
Babam gitmiş, annem gitmiş, ağaç yanmış.
Bağ evimizin karşısındaki petrol ofisini aradım, kendimi tanıttım... Yoldan geçen birinin attığı sigaradan yangın çıktığını söyledi. Ceviz ağacının lafını ettim, "o tam yanmadı" dedi. Annemi kaybettik yangının çıktığı günlerde dedim, üzüldü ve "rahmet" diledi.
2007 yılında, babamı kaybettikten sonra bir daha yüzüne bakmadığımız o bahçe ve bahçedeki ata yadigarı ceviz ağacı belki de bizden "rahmet" dileniyordur...
Sahi biz en son kimin hakkını savunuyorduk?
Rahmetli Metin Çulhaoğlu, sosyalist hareketteki "okumuş etmiş" cins tipleri güzel betimlerdi. Bir yazısında, "sosyalizmde itfaiye teşkilatlanması üzerine dahi kafa yormuş" tiplemelerden bahsediyordu. E ne yalan söyleyelim, kafa yorduk böyle şeylere, zaten herkes çocukken illa biraz itfaiyeci olmak ister...
Bazen bir ağacın doktoru bahçıvandır, bazen bir itfaiyeci. Bazen kurumuş otları temizleyip orman yangınlarının yayılmasını önleyen keçi. Fakat yine de bazen yanacak olan yanar, gidecek olan gider. Hiçbir doktor bazen fayda vermiyor.
Büyük davalar, büyük büyük fikirler, sözler... Büyük kavgalar filan iyi hoştu ama bir ceviz ağacının hakkını da savunamayacaksak bırakalım bu işleri...
* * *
Bu yazının yazılmasına vesile olan, annemin hatırasını yaşatmak için bizleri bir araya toplayan aile büyüklerimiz Şükran ve Celal Kutsal'a buradan teşekkür etmek istiyorum:
Aile yadigarlarını korumak bazen bir ceviz ağacına bakmak bazen bir kaplumbağayı gözetmek olabiliyor. Celal Ağabey anne yadigarı (bizim yörede "teberik" deniliyor) kaplumbağasıyla yaşıyor.
Fakat son yıllarda neler işitiyoruz... Ölüm döşeğindeki annesinin evine ayakkabılarıyla girenler; değil bir ceviz ağacı, koca bir orman yansa "oh olsun" diyebilenler... Hayırda değil lafta yarışanlar, neler neler...
Biz neyin kavgasını veriyorduk?
El cevap, 1947, Nâzım Hikmet:
Yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani o derecede, öylesine ki,
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut kocaman gözlüklerin,
beyaz gömleğinle bir laboratuvarda
insanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
hem de en güzel en gerçek şeyin
yaşamak olduğunu bildiğin halde.
Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,
hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
yaşamak yanı ağır bastığından.
Allah hepimize yaşama sevinci versin...
Sinan Acıoğlu
babaocagi.com.tr