"Bâkî kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş..." diyor gazelinde Bâkî... Annemin ardından, Şair Baki Sokak'ta, Kırkayak'taki doğduğum evde bu dizeleri anımsamak ise işin cilvesi...
Ağustos ayı sonunda, 45 gün süren son hastane serüvenimizin nihayetinde, sevgili annem Firdevs Acıoğlu'nu ebedi yolculuğuna uğurladık...
"O'ndan geldik ve dönüş yine O'nadır..."
* * *
"Sevgili annem" diyorum ama kuru bir "resmiyet" ya da bir tür "kurbiyet" torpili olarak düşünülmesin. "Sevgili" onun belirgin bir sıfatıydı, "muhabbet meşrep" insandı.
Şahit olduğu tüm sevimsizliklere rağmen sürekli sevilecek bir şeyler arardı, işin hoş kısmı, bulurdu da...
Kendine has terminolojisinde sevgililer sevgilisini, "büyük padişah" ve "mal sahibi" olarak anıyordu. "En büyük mü yoksa tek büyük mü Padişah?" diye takılırdım. Dalgın mizacına rağmen böyle konulardaki pasları kaçırmaz, "Gayrısı mı var sanki?" diye yanıtlardı.
Son dönemlerde bizlere dua ederken en fazla kullandığı dua kalıbıysa, "Allah seve, sevdire, sevindire" şeklindeydi. Bazen bana "fazla" gelse de sevginin gücüyle her problemin çözüleceğine inanıyor; sevmemizi, sevilmemizi ve sevinmemizi istiyordu: "Allah sevindire..."
Amin...
* * *

Bir yerlere gidip geldiğinde evinin hemen yanındaki Kırkayak Parkı'nda soluklanırdı.
1898'de yapılan, adını etrafındaki kırk sütundan alan bu park, yüz yılı aşkın mazisinde kim bilir kaç dönüşüm geçirdi...
Kırkayak'ın son birkaç dönüşümüne ben dahi şahidim: 1990'larda annemin elinden tutarak bir masal bahçesinde yürüyor hissi veren hallerinden neredeyse hiçbir "eser" kalmadı... Sahil Caddesi denilen aşağı kısımdan Atatürk Bulvarı'na doğru kat kat yükselen süslü bahçeleri ve sarmaşıklarla dolu kamelyaları vardı. Okul yolumun üzerinde olması sebebiyle de her günüm Kırkayak'ta geçerdi.
Ülkü Tamer "Kırkayak Bahçesi" olarak anıyordu. 1950'lerde ikindi sazlarına, fasıllara, tiyatro oyunlarına ve açık hava sinemalarına mesken olan parkın müdavimleri arasında Onat Kutlar, Ülkü Tamer, Ahmet Ümit gibi isimler vardı... 1960'larda ise solcuların buluşma noktasıydı, "Kırkayak Kahvesi" ile anılır olmuştu.
Son 10 yılda şehrin de semtin de demografik yapısı epey değişti. Değişim, Kırkayak'ın insan profiline de yansıdı.
Sevgili annem ise 1975 yılında taşındığı bu semtten ve Kırkayak Parkı'ndan bir daha hiç kopmadı, başka bir yere de taşınmadı. Şikayet etmeyi de hayatından yavaş yavaş çıkarınca, "ben artık kötüye bile kötü demiyorum" dediği bir idrake erişti son dönem.
Kırkayak'taki 50 yıllık dönüşümün de canlı tanığıydı. Neredeydi eski komşular, nerede o eski Kırkayak, nerede o eski komşuluklar? Herkes ya başka mahalleye taşındı ya da bu dünyadan göçtü gitti. Geçen ay da en son Kırkayak'tan annem geçti...
"Kırkayak'ta komşuları gördüm yanlarına oturdum, masasına oturuyorsun, bazısı kötü kötü bakıyor" diyordu. Annemin bu gergin ortamlara bulduğu çare ise meğer kötü kötü bakan, agresif insanlara, "Ne güzel bakıyorsunuz" demekmiş: "Ne güzel bakıyorsunuz deyince bakışları değişiyor, tebessüm ediyorlar" diyor ve gülüyordu.
* * *
"Benim gözlerim çok mu güzel?" diye sordu son günlerinden birinde... Hemşire hanımlar, "teyze gözlerin ne kadar güzel" diyormuş... Allah var, gözleri hep güzeldi ama eriştiği idrakte "güzel" baktıkça hakikaten ayrı da bir güzelleşmişti, "nurlu" denir ya işte, öyle herhalde...
Yoğun bakımdaki son konuşmalarımızdan birinde, "ne güzel dost olduk böyle seninle" dediğinde, yıllardır adını koyamadığımız "ana-oğul" ilişkimizin geldiği son noktanın adını da kendisi koymuştu...
"Dostumuz" gidiyordu... Yabancı yere değil, dostuna gidiyordu... Dönüş yolunun bu son yıllarında yanında olabildiğim için kıvanç duyuyorum.
Onu çok özleyeceğim...
* * *
İki yıl önce annemin kalp rahatsızlığının ilerlemesiyle başlayan bu son yolculuğumuzu, doğup büyüdüğüm şehirde, annemin yanında geçirme kararımda yanımda olan ve en zor zamanlarda dahi annemi de beni de yalnız bırakmayan eşim Merve Us Acıoğlu'na şükran borçluyum.
Annemle el ele yürüdüğüm Kırkayak'taki o bahçeleri, çocukluğumun geçtiği Nurgana'daki bağ evimizi, Ordu Caddesi boyunca uzanan öğretmenevlerini... O güzel yılların eski Gaziantep'ini görmesini de dilerdim, ancak kalıntılarını görebildi... Şehir değişti, eskiler bir bir eksildi... Sevgili annem ise eskilerin nezaketini yaşattı, eskiyi yaşattı. Eşimle yakın tanışma fırsatı bulmaları benim için ayrı bir şanstı. Bir değil iki gazeteci olarak şahit olduk sevgili annemizin yolculuğuna...
Eşime de bana da "Sevin! Çok sevin!" diyordu son dönem. Biz de sevdikçe sevdik, sevgili dostumuzla daha uzun yıllarımız olur diye temenni ederken dostumuzu, dostlar dostuna uğurladık...
Bu fani dünyadan "hoş bir sada" bırakarak çekilen annelerimizden miras kalan iyilik gayretine ve mirasına layık olabilmemizi Allah'tan diliyorum.
Kendisinin yokluğunda nasıl olmamız gerektiğiyle ilgili söylenebilecek neredeyse her şeyi kısa ve öz şekilde anlattı. Annelik vazifelerini gücünce yaptı. Güzel bir hatıra ve onurlu bir dönüşüm hikayesi bıraktı.
Mekanı cennet, yattığı yer nur olsun...
İki yıllık bu süreç boyunca annemin yanında olabilmem için uzaktan çalışma imkanı sağlayan Baba Ocağı ailesine, Ali Fırat Atabaş'a dostluk ve anlayışı için çok çok teşekkür ediyorum.
Bu iki yıl bize çok şey öğretti, enfüste ve afakta çok şey değişti, çok da eksiltti... Ama annemin hakka göçtüğü gün, iki kumru gelip evimize yuva yaptı. Şimdi o iki kumruyla birlikte şu yumurtalardan çıkacak yavruları bekliyoruz:

Zülf-i siyâhı sâye-i perr-i hümâ imiş
İklîm-i hüsne anun içün pâdişâ imiş
Bir secde ile kıldı ruh-ı âfıtâbı zer
Hâk-i cenâb-ı dûst ‘aceb kîmyâ imiş
Âvâzeyi bu ‘âleme Dâvûd gibi sal
Bâkî kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş
Görmez cihânı gözlerümüz yâri görmese
Mir’ât-ı hüsni var ise ‘âlem-nümâ imiş
Zülfün esîri Bâkî-i bî-çâre dûstum
Bir mübtelâ-yı bend-i kemend-i belâ imiş
Sinan Acıoğlu
babaocagi.com.tr