27 yıl olmuş.

İnsan bazı şeylerin üzerinden ne kadar zaman geçtiğini takvimden öğreniyor. Hafızanın takvimi başka çünkü; oraya ne gün düşüyor ne de mevsim.

Benim için 17 Ağustos 1999, takvimde yazan o 27 yıl öncesi değil. Bazen bir sarsıntı kadar yakın, bazen yıkıntıların arasından bakan bir çocuğun gözü kadar taze.

O gece 17 yaşındaydım.

Cebinde dünyayı değiştirebileceğine inanan gencecik bir hırs, elinde kalemiyle mesleğe adım atmış toy bir muhabir…

16 Ağustos günü gazetenin görevlendirmesiyle Başbakan Bülent Ecevit’i takip etmek üzere Hacıbektaş’taydık. Haberimizi yaptık, işimizi bitirdik. İstanbul’a dönmek üzere yola çıktığımızda gece yarısı çoktan geçmişti.

Adapazarı civarındaydık.

Sonra…

Yeryüzü yürümeye başladı.

İnsan doğduğu günden beri toprağa koşulsuz güvenir. Bastığın yerin orada duracağını bilirsin, sormazsın bile.

O gece durmadı.

Yer sadece sallanmıyordu; sanki dünya altımızdan çekiliyor, ayaklarımızın altındaki omurga kırılıyordu.

Kaçacak bir yer yoktu. Çünkü kaçtığın yol da, sığınacağın duvar da seninle birlikte yürüyordu.

Çaresizlik denilen şeyin; makamın, paranın, aklın ya da gençliğin bittiği o birkaç saniyeden ibaret olduğunu o an anladım.

Sarsıntı durduğunda asıl felaket başladı.

Karanlığın içinden sesler yükseldi önce.

Sonra o zifiri karanlıkta bir görüntü belirdi:

Bir gecekondu ters dönmüştü.

Tam anlamıyla ters.

Birkaç dakika önce içinde çocukların uyuduğu, yarının planlarının yapıldığı bir ev, bir an içinde aklın kabul edemeyeceği bir geometriye bürünmüştü.

Asfaltın yarılabileceğini o gece gördüm.

Ama insanın içini yaran şey, yarılan yollar değildi; karanlığı yaran feryatlardı.

“Anne!”

“Evladım!”

Ne bir vinç vardı ne de projektör.

Sadece çıplak eller ve betonun altında bir canlı olduğunu bilmenin getirdiği o hırçın delilik.

Kazıyordun.

Çünkü başka hiçbir seçeneğin yoktu.

Bir yandan da içindeki o sessiz soru büyüyordu:

İstanbul ne halde?

Bizimkiler yaşıyor mu?

Telefon yoktu, haber yoktu.

Sadece toz, karanlık ve korku…

O gece gazeteci olduğumu unuttuğum anlar oldu.

Felaket büyüdükçe meslekler siliniyor, geriye sadece “insan” kalıyor.

O tozun toprağın ortasında, 17 yaşında dehşete düşmüş bir çocuk kaldım.

Belki ben o gece büyüdüm.

Belki de bazı gecelerden çıktığın yaş, girdiğin yaşla aynı olmuyor.

Gün ağardığında karanlığın sakladığı her şey çırılçıplak ortaya çıktı.

“Bilanço” dediler sonra adına.

Rakamlar açıkladılar.

Bir, yüz, bin, binler…

Sayılar büyüdükçe insan aklı kavramayı bırakır.

Oysa her rakamın bir adı, yarım kalmış bir çayı, ödenmemiş bir faturası, ertesi güne bıraktığı hayalleri vardı.

Ben o günden beri deprem yıldönümlerinde açıklanan rakamlara bakınca sayı göremiyorum.

Ses duyuyorum.

O gecenin seslerini…

Beton kazıyan ellerin sesini…

27 yıl geçti.

Saçımda, sakalımda o geceden beri taşıdığım yılların izi var.

Ama hafızanın bazı odalarında zaman işlemiyor.

Ben hâlâ Adapazarı’ndayım.

Gece yarısı.

Yol yarılmış.

Bir yerlerden insanlar bağırıyor.

Ve ben insanın bu dünyadaki en çıplak çaresizliğine bakıyorum.

Unutmak istemiyorum.

Çünkü 17 Ağustos sadece kaybettiklerimizi anacağımız bir takvim yaprağı değil; bize ne kadar kırılgan olduğumuzu ve en büyük hatamızın, felaket bittiğinde her şeyin geçtiğini sanmak olduğunu hatırlatan bir uyarı.

Geçmiyor.

Bazı geceler insanın içinde kalıyor.

27 yıl sonra bile…