Çocukluğum Tunceli’de geçti.

İnsan en çok çocukluğunu taşır ömrü boyunca.

Gün doğumundan önce uyanan nenemi hatırlıyorum. Sessizce evden çıkardı, ben de peşinden… Köyün biraz yukarısındaki kutsal bildiği kayanın önünde durur; yüzünü doğuya döner, dağların ardından usul usul yükselen güneşi beklerdi.

İlk ışık toprağa değdiğinde o kutsal taşı öper, kendi dilinde dua ederdi. Ne söylediğini bilmezdim o zamanlar. Sadece güneşi selamladığını görürdüm. Sonradan öğrendim; yeniden doğduğu, hayatı yeniden getirdiği için şükrediyormuş.

Biz öyle büyüdük.

Güneşe hürmet ederek…

Suya…

Dağa…

Taşa…

Ve ateşe…

Çünkü bize, her canın bir canı olduğu öğretildi. Ateşe su dökülmez, alev hoyratça söndürülmezdi. Ocağın başındaki ateş yalnızca ısıtmazdı; bereketti, lokmaydı, hayattı.

Belki de bu yüzden Madımak’ı anlatacak doğru kelimeyi otuz üç yıldır bulamıyorum.

Bizim kutsal bilip hürmet ettiğimiz ateşi, insan öldürmenin, katliamın aracına çevirdiler. O gün yalnızca canları yakmadılar; ateşle kurduğumuz o kadim, o saf bağı da kalbinden yaraladılar.

Ateşin içinde bir kirvemiz eksildi.

Hasret Gültekin…

Ben Hasret’i şahsen tanımadım. Bazı insanlarla aynı sofraya oturmazsınız, elini hiç sıkmazsınız, aynı yolu yürümemişsinizdir. Yine de size akrabadır. Aynı acının, aynı lokmanın, aynı yolun insanıdır.

Hasret de öyleydi.

Bu yüzden Hasret Gültekin’i düşündüğümde aklıma önce sazı gelmiyor.

Nenem geliyor.

Her sabah güneşi bekleyen o yaşlı kadın…

Sonra ateş geliyor.

Sonra duman…

Ve hafızamdan hiç gitmeyen o is kokusu.

Yıllar geçti…

Kalemi elime aldığım günden beri Tunceli’yi, nenemi, anadilimi, babamın hikâyelerini ve en çok da Aleviliği yazdım. Aslında yazdığım hep aynı şeydi:

İnsanın kendi varlığını, onurunu koruma mücadelesi…

Çünkü bu ülkede Alevi olmak, çoğu zaman sadece yaşamak değildir.

Kendini anlatmaya…

Çocukluğunun saflığını, sığ siyasetin hoyrat diline karşı savunmaya mecbur bırakılmaktır.

Bugün hâlâ bunu yaşıyoruz.

Bazen bir cemevinin kapısında…

Bazen bir televizyon ekranında…

Bazen de inancımız adına ahkâm kesenlerin karşısında aynı vakur duruşu sergilemek zorunda kalıyoruz.

İnsan kendini anlatmaktan değil, kendini anlatmak zorunda bırakılmaktan kırılıyor.

Oysa talep ettiğimiz şey ne kadar yalın…

İnancımızı yaşayabilmek.

Nenemin güneşi selamladığı kadar sade…

Babamın lokmasını paylaştığı kadar temiz…

Çocukluğumdaki ocak ateşi kadar sıcak…

Hasret Gültekin otuz üç yıl önce Madımak’ta kaldı.

Ama biz o binadan hiç çıkamadık.

Çünkü bazı yangınlar beton duvarların arasında sönmez.

İnsanın içine yerleşir.

Sonra her gün biraz daha yanarsın.

Bir haber okurken…

Adliyede bir davanın zaman aşımına uğradığını duyarken…

Bir bakışta…

Ya da derin bir suskunlukta…

O ateşi yeniden hissedersin.

Ve bir gün fark edersin ki, içinde taşıdığın şey sadece bir acı değildir.

Bitmeyen bir hasret…

Sizde hasret nedir, hangi lügatte nasıl tarif edilir bilmem.

Ama bizde hasret; her sabah yeniden doğan güneşi selamlamaya devam ederken, içimizde hiç sönmeyen o yangınla dimdik yaşayabilmektir.

İşte bu yüzden Madımak’ı hiçbir zaman geçmiş zaman kipiyle konuşamıyorum.

Çünkü o ateş de, o Hasret de hâlâ yanıyor.