Bazı insanların mezarına çiçek götürülür.

Bazılarında dua edilir.

Bazılarının başında ise insan ne yapacağını bilemez.

Çünkü toprağın altında yatanla hiç tanışmamışsınızdır ama sesini çocukluğunuzdan tanırsınız.

Annenizin mutfağından…

Babanızın sustuğu akşamlardan…

Bir cenaze evinden, bir cemden, uzun bir yolculuktan, sabaha karşı kurulmuş bir sofradan…

Bir yerden mutlaka tanırsınız.

Ali Ekber Çiçek de benim için öyleydi.

Tahtakuşlar’a yolum düşüp de o büyük ustanın toprağına varmadan dönmek, eksik kalmak demekti.

Müzedekilere sordum:

“Usta ne ister? Nasıl anayım?”

Cevap kısa ve netti:

“Mezarına rakı dök.”

Gülümsedim.

Ne çiçek aldım ne başka bir şey. Gidip bir 35’lik rakı aldım. Sonra düştüm ustanın yoluna.

Mezarının başına vardığımda elimde rakı şişesiyle bir süre öylece durdum.

İnsan hiç tanışmadığı birinin mezarında neden bu kadar mahcup olur?

Bilmiyorum.

Kapağı açtım. Toprağına biraz rakı döktüm.

Sanki mezarlıkta değiliz de uzun zamandır uğramadığım eski bir dostun kapısını çalmışım gibi fısıldadım:

“Usta, kusura bakma. Geç kaldık…”

Gerçekten geç kalmıştık.

Hem de çok.

Rakı toprağa sızarken kafamın içinde bir bağlama perdesi inlemeye başladı.

“On dört bin yıl gezdim pervanelikte…”

Haydar Haydar.

Bir türkü değil bu.

İnsanın kendi hakikatiyle hesaplaşması. Bir ömrün önüne koyulmuş dev bir ayna.

Âşık Sıtkı Baba’nın sözü, Ali Ekber Çiçek’in elinde insanın içine doğru açılan dipsiz bir kapıya dönüşüyor.

Usta bu eser için tam üç yıl çalışıyor.

Üç yıl!

Geceyi gündüze katıp, kendi deyimiyle “motif motif” işliyor.

Şimdi üç saniyede tükettiğimiz şeylere bakıyorum da utanıyorum.

Bir adam, bir türkünün tek bir teline, tek bir tezene vuruşuna yıllarını veriyor.

Çünkü derdi meşhur olmak değil.

Beğeni toplamak, alkış almak, “tıklanmak” hiç değil.

Tıklanma yok.

Takipçi yok.

Algoritma yok.

Sadece söz var.

Tel var.

Emek var.

Bir de insanın kendi içindeki o büyük hakikate yetişme derdi.

O yüzden işte…

Yarım asır sonra bir mezarın başında toprağa rakı dökerken insanın boğazı düğümleniyor.

Sanat belki de budur:

Sen göçüp gittikten onlarca yıl sonra, hiç tanımadığın bir adamı bir mezar başında tek bir dizeyle ağlatabilmek.

Derken o sesin peşinden bir başka sızı düştü içime:

“Gönül gel varalım Hüseyn-i cana…”

Gerisini söylemeye gerek yok.

Bazı türküler vardır; ilk iki kelimesinden sonra insanın bütün savunması çöker.

Çünkü insanın gözü yalnız bugüne ağlamaz.

Ölmüş babasına ağlar.

Çocukluğuna ağlar.

Dönmeyenlere ağlar.

Dönse de eskisi gibi olamayanlara ağlar.

Kendi gençliğine…

Memleketine…

Kaybettiklerine…

Bir de hâlâ kaybetmekte olduklarına ağlar.

Ali Ekber Çiçek’in sesi insanın yarasını iyileştirmiyor.

Daha kıymetli bir şey yapıyor:

Yaranın yerini gösteriyor.

“Bak” diyor, “senin canın hâlâ tam burada acıyor.”

Ve insan bazen ancak canının nerede acıdığını hatırlayınca yeniden insan olduğunu anlıyor.

────────

Yıllar öncesini düşündüm.

Ozanların sahneye çıktığı, salonların tıklım tıklım dolduğu o eski anma gecelerini…

Gecenin kör vaktinde Ali Ekber Çiçek bağlamasına dokunurdu.

Ve yüzlerce, binlerce insan aynı anda susardı.

İşte ben en çok o suskunluğu kıskanıyorum.

Çünkü biz artık susmayı unuttuk.

Herkesin söyleyecek çok sözü var ama kimsenin dinlemeye mecali yok.

Herkes bağırıyor.

Herkes haklı.

Herkes çok önemli.

Herkes sahnede.

Ama ortada türkü yok.

────────

Mezarından ayrılırken dönüp bir daha baktım.

Toprak rakıyı çekmişti.

Ali Ekber Çiçek yine susuyordu.

Ama benim kafamın içinde Haydar Haydar devam ediyordu.

Bir mezarlıktan çıkıyordum fakat nedense kendimi yaşayanların arasına dönüyor gibi hissetmedim.

Tam tersine…

Sanki yaşayan bir adamı mezarında bırakıp, büyük bir ölüler kalabalığının arasına dönüyordum.

Belki de Tahtakuşlar’da beni asıl sarsan buydu.

Ali Ekber Çiçek ölmüş olabilir ama sesi yaşıyor.

Sıtkı Baba ölmüş olabilir ama sözü diri.

Peki biz?

Biz gerçekten yaşıyor muyuz?

────────

Eskiden her şey güllük gülistanlık değildi.

Bunu söylemek haksızlık olur.

Yoksulluk vardı.

Acı vardı.

Baskı vardı.

Sürgünler vardı.

Bu memleketin toprağı hiçbir zaman yalnız çiçek kokmadı.

Ama bütün o acının içinden Pir Sultan çıktı.

Davut Sulari çıktı.

Mahzuni çıktı.

Neşet Ertaş çıktı.

Ali Ekber Çiçek çıktı.

İnsanlar acılarını bile güzelleştirip birbirlerine türkü diye emanet ediyordu.

Şimdi elimizde daha çok şey var.

Daha büyük ekranlarımız, daha hızlı telefonlarımız, daha şaşaalı sahnelerimiz var.

Ama söyleyecek sözümüz küçüldü.

Kültürü eğlenceye, sanatı gösteriye, sözü slogana, ozanı “içerik üreticisine” çevirdik.

Üç yıl bir türkü üzerinde çalışan Ali Ekber Çiçek’in memleketinden; on beş saniyede tüketip parmağımızla kaydırdığımız insanların memleketine dönüştük.

Asıl yoksulluğumuz budur.

Ve bunun faturası her şeyden ağır:

Ruhumuz fakirleşti.

────────

Tahtakuşlar’dan ayrılırken ustanın mezarına rakı döktüğümü düşündüm.

Sonra vazgeçtim bu düşünceden.

Ben o gün Ali Ekber Çiçek’in mezarına rakı dökmedim aslında.

Kaybettiğimiz bir memleketin toprağına döktüm.

Sözün kıymet gördüğü memlekete…

Ozanın önünde saygıyla susmayı bilen insanların memleketine…

Bir türkünün üç yıl emek istediği, gecenin bir yarısı binlerce insanın bir telin sesini beklediği o güzelim memlekete…

Biz o memleketi öldürdük.

Üstelik cenazesine bile gitmedik.

Şimdi elimizde telefonlarımız, önümüzde ekranlarımız; durmadan konuşuyoruz.

Bağırıyoruz.

Paylaşıyoruz.

Tüketiyoruz.

Gürültü yapıyoruz.

Ve bütün bu patırtının ortasında kendi iç sesimizi bile duyamıyoruz.

Ali Ekber Çiçek’in toprağına son kez bakıp mırıldandım:

Usta…

Sen toprağın altında değilsin.

Toprağın altında olan biraz da biziz.

Sen hâlâ söylüyorsun, biz duyamıyoruz.

Sen hâlâ yaşıyorsun, biz sadece nefes alıyoruz.

Belki de senin mezarına döktüğüm o rakı, sana değil bizeydi.

Kaybettiğimiz aklımızın, inceliğimizin, birbirimizi dinleyebilme hâlimizin ardından kaldırılmış son bir kadeh gibi…

Çünkü insanın ölmesi için illa toprağa girmesi gerekmiyor.

Türküsünü kaybedince de ölüyor.

Hafızasını kaybedince de.

Utanmasını, susmasını, dinlemesini kaybedince de…

Biz çok şey kaybettik usta.

En kötüsü de neyi kaybettiğimizi fark etmeyecek kadar gürültüye alıştık.

O yüzden şimdi Sıtkı Baba’nın asırlık sorusunu, bütün bu gürültünün ortasında kendimize sormanın vaktidir:

Haydar…

Haydar…

Biz ne yaptık?