Şerif Mardin'in Burckhardt'tan aktardığı “20. asır inanılmaz basitçilerin asrı olacaktır” sözü kendini böyle gerçekleştiriyor olsa gerek...
Türkiye’de en "niş" tartışmalar dahi bir süredir derinleşemeden basitleşiyor...
Şerif Mardin 2007 yılında “mahalle baskısı” kavramını ortaya attığında, kavram birkaç gün içinde yüzlerce yazıya konu oldu. Ama tartışma büyümek yerine daraldı. “Mahalle baskısı” kısa sürede dindar–laik polemiklerinin yeni başlığına dönüştü. Herkes “baskı” kısmını konuştu ama kimse de toplumsal yapıyı hakkıyla tartışamadı.
Öyle ki Mardin, bir yıl sonra “Ne demek istedim?” başlıklı bir toplantı düzenlemek zorunda kaldı.
Burckhardt'tan, “20. asır inanılmaz basitçilerin asrı olacaktır” sözlerini aktaran Prof. Mardin, "20. yüzyılda her türlü ham sofunun çok daha büyük miktarda ortada dolaştığına inanıyorum. (...) Eskiden ulema arasında fevkalade ince fikirli insanlar vardı. Ulemayı ortadan kaldırdık, şimdi İslam’ı çok bildiklerini sanan yüzbinlerce insan var" eleştirisini yaptı.
Prof. Şerif Mardin'in görüşleri, Osmanlı'da tutarlı bir "mahalle islamı" olduğu varsayımına dayanıyordu. Oysa Osmanlı toplumundaki Cami/Tekke, Tekke/Medrese ve Tekke/Saray gibi gerilimler malumdu... Yine de Mardin, Cumhuriyet idaresini “iyi, doğru ve güzel” hakkında mahalleyi "irşad" edecek değerler manzumesi yaratamamakla eleştiriyordu.
Aslında mesele sadece “mahalle baskısı” değildi. Mesele, karmakarışık bir toplumsal yapının, hızla basit karşıtlıklara indirgenmesiydi.
* * *
Aradan yıllar geçti ve değişen pek bir şey yok.
Cemaleddin Server Revnakoğlu'nın dev İstanbul arşivi, "Revnakoğlu'nun İstanbul'u" ismiyle 8 Cilt olarak geçen günlerde okurla buluştu.
Revnakoğlu'nun tasavvuf kültürüne dair kimi görüşleri kısa sürede tartışmalara sebep oldu.
Sadece bir sosyal medya kullanıcısının paylaşımının altında dönen tartışmayı aktarmak fikir verecektir.
Paylaşım şu şekilde:
"Bir zamanlar İstanbul’da, kentli, musikişinas, nezaketin ve hoşgörünün timsali, sanatçı ruhlu bir tasavvuf vardı. Şimdi tasavvuf, taşra zihniyetinin esiri haline geldi, holdingleşti, semirdi ve siyasallaştı."
Paylaşıma gelen yorumların bir kısmı şöyle:
- "Alakası yok, Osmanlı tasavvuf tarihi neredeyse her devrinde taşralı - şehirli tarikat ayrımı vardı. Ayrıca her zaman taşra kültürü oransal olarak şehirliye baskın gelecektir nicelik bakımından. Osmanlı'da şeyh olarak müzik aleti çalan da müzik aleti haramdır diyen de bulabilirdin."
- "Evet çok çok doğru... Tasavvuf köylüleşti. Daha doğrusu dini alan taşralaştı... Daha tekfircileşti. Bugün tariq diye ortada şalvarlılar var sadece maalesef..."
- "Nostalji akıl tutulmasıdır."
- "Taşralı diyerek insanları küçümsediğini zanneden zavallı. Taşralı dediklerine kurban ol sen."
- "Taşralı zihniyetine karşı sosyete yapılarını mı öne sürüyorsunuz?"
- "Esasında tamamen bitmedi, sadece görünürlüğünü yitirdi. Toplumsal dönüşümün bir tezahürü olan Nakşibendi-Halidi tahakkümünün arkasında kalarak marjinalleşti. Bugün eksikliğini derinden hissettiğimiz şey, tasavvuf kültüründen beslenen şehirli dini kültürdür…"
Yorumlar bu minvalde... Çok daha ağır ifadeler içeren yanıtlar da mevcut.
Şerif Mardin'in Burckhardt'tan aktardığı “20. asır inanılmaz basitçilerin asrı olacaktır” sözü ve "mahalle baskısı" kendini böyle gerçekleştiriyor olsa gerek... 8 ciltlik bir kitap yayımlanıyor, kapağı dahi aralanmadan konumlar alınıyor...
Evet, bir zamanlar İstanbul’da, kentli musikişinaslar vardı.
Ülkenin dört bir yanında nezaketin ve hoşgörünün timsali, güzelliğe meyyal, sanatçı ruhlu insanlar vardı.
Ne denir: Çalışırsak yine olur...
Sinan Acıoğlu
babaocagi.com.tr