Bir yazı yazdım. BabaOcağı'nda geçen hafta yayınlanan yazım kısa, net ve bilinçli bir itirazdı.
Gelen yorumlar ise şunu gösterdi: Mesele bir dizi meselesi değil. Mesele, yıllardır süren bir temsil sorunu.

Ekranda yeraltı dünyasını “derin” göstermek için Alevi deyişlerine sarılınması, bazı izleyiciler için estetik bir tercih olabilir. Ama çok sayıda insan için bu, tanıdık bir hikâye. Yanlış tanıtılmanın, yarım bırakılmanın, işine gelince hatırlanıp geri kalan zamanda yok sayılmanın hikâyesi…

Yorumlarda ortak bir kırgınlık var.
“Vali olamayan, kaymakam olamayan Aleviler ama sömürülen yine Aleviler” diyen de var; “güzelim türküyü kıçıkırık sahnelere meze yapmışlar” diye isyan eden de. Söylenenler farklı gibi görünse de aynı yere çıkıyor: Kutsal olanın hoyratça kullanılması.

Alevi deyişleri; mafyanın, karanlığın, şiddetin fon müziği değildir.
O deyişlerde haraç yoktur, silah yoktur, racon yoktur.
Orada adalet vardır, insan-ı kâmil arayışı vardır, zalime karşı söz vardır.

Ama ekran, bu ayrımı umursamıyor.

Bazı izleyiciler, isim tercihlerine bile dikkat çekiyor. “Haydar Ali mi, Ali Haydar mı?” sorusu boşuna sorulmuyor. Ne tam Alevi, ne değil… Tanıdık ama flu. Bilinçli bir muğlaklık bu. Seyirciye “Alevi gibi” bir şey sunuluyor ama bedeli Alevilerin hanesine yazılıyor.

Bu bir ilk de değil.
Geçmişte de oldu. Sinemada oldu, dizilerde oldu, müzikte oldu. Aynı isimler, aynı yapımcı alışkanlıkları, aynı “seyirci seviyor” bahanesi… Seyircinin neyi sevdiği değil, neyin ona tekrar tekrar sevdirildiği hiç sorgulanmadı.

Elbette karşı çıkanlar da var. “İzlemeden yorum yapmayın” diyenler, “karakter mafya değil” diye savunanlar… Bu itirazları da görmezden gelmek doğru değil. Ama burada tartışılan şey, bir karakterin senaryodaki konumu değil. Tartışılan şey, hangi sembollerin kime yapıştırıldığı.

Çünkü bu ülkede Alevilik, hâlâ kendini anlatmak zorunda bırakılan bir inanç. Yanlış temsil edildiğinde susması beklenen, itiraz ettiğinde “abartıyorsunuz” denilen bir alan.

Bir yorumda denildiği gibi:
Bu, modern bir kast ayrımıdır.
Ekranda “mistik”, hayatta görünmez.
Dizide “derin”, devlette yok.

Sorun tam da burada.

Kimse sanata sansür istemiyor. Kimse diziler yayından kaldırılsın demiyor. Ama kutsalın, şiddeti meşrulaştıran bir dekor gibi kullanılmasına da sessiz kalınamaz.

Bu bir hassasiyet meselesi değil.
Bu, bir haysiyet meselesi.

Ve görünen o ki, bir yazının altına biriken onca yorum, bu haysiyetin hâlâ ne kadar diri olduğunu gösteriyor.