Bir reklam filmi izliyorum.

Bir gemi…

Güvertesinde farklı insanlar. Kimi kahvesini içiyor, kimi sohbet ediyor, kimi tavla oynuyor. Farklı yaşlardan, farklı hayat biçimlerinden insanlar aynı yolculukta buluşuyor.

Sonra mesaj geliyor:

“Bu gemi hepimizin. Aynı gemide birlikte güzeliz.”

İlk bakışta itiraz etmek zor.

Birlikte yaşamak güzel. Farklılıklarla bir arada olmak, aynı ülkenin insanları olarak ortak bir geleceğe inanmak da…

Ama reklamın bana düşündürdüğü başka bir soru var:

Aynı gemideysek, neden herkes aynı yolculuğu yaşamıyor?

Ve daha önemlisi:

Biletlerimiz gerçekten aynı mı?

“Aynı gemideyiz” sözü Türkiye’nin siyasal ve toplumsal hayatında yeni değil. Hatta öyle sık kullanıldı ki artık bir deyimden çok, özellikle kriz zamanlarında devreye sokulan bir siyasal iletişim aracına dönüştü.

Ekonomi kötüleştiğinde, geçim sıkıntısı arttığında, alınan kararların bedeli toplumun farklı kesimlerine farklı biçimlerde yansıdığında bir anda hepimiz “aynı gemide” oluveriyoruz.

İlginçtir; gemi sakin sularda ilerlerken pek kimsenin aklına bu cümle gelmiyor.

Fırtına çıktığında hatırlanıyor.

Çünkü “aynı gemideyiz” söyleminin altında şu mesaj da gizli:

Madem aynı gemideyiz, bedeli de hep birlikte ödeyelim.

Peki geminin rotasını belirleyenler?

Onlar da aynı bedeli mi ödüyor?

Türkiye’de mesele tam da burada çarpıcı hale geliyor.

Aynı gemide olabiliriz.

Ama aynı güvertede değiliz.

İşçiyle patron aynı gemide ama aynı ekonomik hayatı yaşamıyor.

Kiracıyla ev sahibi aynı şehirde ama biri kira artışını, diğeri mülkünün değerini hesaplıyor.

Çocuğunu özel okulda okutabilen aileyle eğitim masrafları altında ezilen aile aynı eğitim sisteminde ama aynı fırsatlara sahip değil.

Devlet hastanesinde saatlerce sıra bekleyenle özel hastanede birkaç saat içinde hizmet alabilen kişi aynı ülkenin sağlık sisteminde ama aynı deneyimi yaşamıyor.

Tam bunları düşünürken “gemi” metaforu bu kez bir reklam filminden değil, gerçek hayattan çıktı karşımıza.

30 Ağustos’ta Girne’den Taşucu’na doğru yola çıkan Filo Jet adlı yolcu gemisi alabora oldu. Yüzlerce insanın bulunduğu gemiden 241 kişi kurtarıldı; yaşamını yitirenler oldu, hâlâ kendilerinden haber alınamayan insanlar var.

Ve bir anda “aynı gemide olmak” bir reklam sloganı olmaktan çıktı.

Acı bir gerçeğe dönüştü.

Çünkü gerçek bir gemi battığında sınıfınız, koltuğunuz, biletiniz, kamaradaki yeriniz başka şeyler ifade edebilir; ama sonunda herkes aynı denizin ortasındadır.

Yine de felaket anında bile kritik sorular değişmez:

Gemi güvenli miydi?

Kim denetledi?

Kim karar verdi?

Yolcuların güvenliğinden kim sorumluydu?

Ve işler kötü gittiğinde bunun bedelini kim ödedi?

İşte bu sorular, “aynı gemideyiz” metaforunun neden yalnızca romantik bir dayanışma cümlesi olmadığını da gösteriyor.

Boyner’in “Aynı Gemide Birlikte Güzeliz” kampanyası farklı insanları aynı yolculukta buluşturan bir birliktelik fikri üzerinden ilerliyor.

Reklamcılık açısından anlaşılır bir yaklaşım.

Çünkü markalar artık yalnızca ürün satmıyor.

Duygu, değer ve yaşam biçimi de satıyor. Hatta giderek nasıl bir toplumda yaşamak istediğimize ilişkin bir tahayyül sunuyor.

Bugün reklamlarda “dayanışma”, “çeşitlilik”, “kapsayıcılık” ve “birlikte yaşama” gibi kavramların daha sık karşımıza çıkmasının nedeni de bu.

Tüketici artık yalnızca “Ne satın alıyorum?” diye sormuyor.

“Bu marka neye inanıyor?” diye de bakıyor.

Sorun, reklamın birkaç dakikada kurduğu eşitlik duygusunun gerçek hayatta aynı karşılığı bulmamasında.

Reklamda herkes aynı güvertede.

Gerçek hayatta ise bazıları kaptan köşkünde, bazıları kamarada, bazıları makine dairesinde.

Bazılarının can yeleği var.

Bazılarının yok.

Bazıları rotayı belirliyor.

Bazıları nereye gidildiğini bile bilmiyor.

O halde asıl soru “Aynı gemide miyiz?” değil.

Gemiyi kim yönetiyor?

Rotayı kim belirliyor?

Kaynakları kim paylaştırıyor?

Ve en önemlisi:

Gemide herkesin söz hakkı var mı?

Burada reklamı siyasal propaganda ile karıştırmamak gerekiyor. Bir markanın toplumsal birliktelik duygusunu kullanması başlı başına sorun değil. Farklılıkların bir arada yaşamasını savunan iletişim dili elbette değerli.

Ama iletişim açısından daha önemli bir soru var:

Birliktelik anlatısı eşitsizliği görünmez kılmaya başladığında ne olur?

Çünkü eşitlik ile birliktelik aynı şey değildir.

Herkes birlikte yaşayabilir ama herkes eşit koşullarda yaşamayabilir.

Gerçek dayanışma da farklılıkları romantik bir sloganla ortadan kaldırmak değildir.

İşçiyle patron aynı gemideyse işçinin hakkını konuşabilmektir.

Kiracıyla ev sahibi aynı gemideyse barınma hakkını tartışabilmektir.

Zenginle yoksul aynı gemideyse aralarındaki uçurumu “hepimiz kardeşiz” diyerek görünmez hale getirmemektir.

Çünkü gerçek dayanışma, eşitsizliği gizlemek değil, onun nedenlerini ortadan kaldırmaya çalışmaktır.

Belki de sloganı biraz değiştirmek gerekiyor:

“Aynı gemideyiz. Peki herkes için eşit miyiz?”

Bu soru daha rahatsız edici.

Ama daha gerçek.

Çünkü mesele yalnızca aynı gemide olmak değil.

Mesele, o geminin herkes için güvenli olup olmadığı.

Herkesin aynı haklara ve aynı söz hakkına sahip olup olmadığı.

Ve gemi fırtınaya yakalandığında filikaya kimin önce bineceği.

Bir reklam filmi bizi birkaç dakikalığına aynı güvertede buluşturabilir.

Ne güzel.

Ama gerçek hayat reklam filmi değil.

Gerçek hayatta sınıflar, gelir farkları, ayrıcalıklar, eşitsizlikler ve iktidar ilişkileri var.

Bütün bunlar iyi bir müzik, güzel görüntüler ve duygusal bir sloganla ortadan kalkmıyor.

Bu yüzden artık “Aynı gemideyiz” demeden önce belki de şu soruyu sormak gerekiyor:

Aynı gemideysek, neden bazılarımız birinci sınıfta, bazılarımız makine dairesinde?

Ve daha önemlisi:

Bu geminin rotasını değiştirme hakkı hepimizin mi?

Çünkü gerçekten “birlikte güzel” bir toplum istiyorsak mesele herkesin aynı gemide olması değil;

Aynı haklara, aynı değere ve aynı söz hakkına sahip olmasıdır.

İşte o zaman “aynı gemideyiz” bir reklam sloganı olmaktan çıkar.

Gerçek bir toplumsal sözleşmeye dönüşür.