Herkesin bir içerik üreticisine dönüştüğü bir çağda, ortak hayal üretmek her zamankinden daha zor görünüyor. Oysa toplumlar kendilerini yalnızca haberlerle değil, ortak hikayeleriyle de hatırlar.
Başlık yanlış anlaşılmasın: Turhan Selçuk'un unutulmaz çizgileriyle hafızalara kazınan "Abdülcanbaz" karakterinin malum, üç dönemi vardır.
Karakterin "isim babası" olan Aziz Nesin, Abdülcanbaz'ı hilekâr ve düzenbaz bir turist rehberi tiplemesi olarak 1957 yılında yaratır.
Aziz Nesin daha işin başında projede yer almak istemeyince Rıfat Ilgaz, “Abdülcanbaz Artist Ajanı” hikayesiyle karakterin metin yazımı işini devralır. Raci adındaki ortağıyla birlikte "artist acentesi" açan Abdülcanbaz, "arkadaş kurbanı" olur. Raci, artist acentası ile tuzağa düşürdüğü gençleri barlara satmak derdindedir. Abdülcanbaz, Raci ile ters düşer ve olumlu bir karaktere doğru dönüşmeye başlar. Kahramanımız kadın tacirlerine karşı savaş başlatır.
Rıfat Ilgaz da işten el çekince Turhan Selçuk, Abdülcanbaz hikayesinin hem metinlerini hem de çizgimlerini tek başına üstlenir.
Bu üçüncü döneminde Abdülcanbaz "Osmanlı tokadı" ile meşhur, halkçı bir vatansevere dönüşür. II. Meşrutiyet dönemi ve Mütareke dönemi İstanbul’undadır.
Daha sonra Turhan Selçuk tarafından Abdülcanbaz "zaman dışı" bir yolculuğa çıkarılır... Evliya Çelebi ile yoldaş olur, Turgut Reis ile denizlerde savaşır. Uzaya dahi çıkar... Kah Osmanlı dönemindedir kah Türk Kurtuluş Savaşı'nda Kuvay-ı Milliyeci olur...
* * *
Turhan Selçuk 1972 yılında Abdülcanbaz'ı şöyle anlatır:
"Ben Abdülcanbaz'ı kahramanlık ötesi kaba kuvvetten güç alan, yozlaşmış bir çizgi roman türünden ayırıp arıtmak istedim. Bir roman ya da bir hikâye anlatımının sanat değerini katarak bunu grafik sanatın çizgi gücüyle de besleyerek kişiliğini bulması yolunda çalıştım."
Abdülcanbaz, döneminin gündelik siyasi tartışmalarından çok daha derin insani arayışlara yaslanıyordu. Mekanlar ve olaylar çoğunlukla Türk insanı için bildik ve tanıdık kırılma noktalarına kurulmuştu: Meşrutiyet ya da Kurtuluş Savaşı gibi...
Turhan Selçuk, Abdülcanbaz'ın halkın her çağda özlemini duyduğu, hayallerinde yaşattığı efsanevi bir tip olduğunu söylüyordu. Abdülcanbaz iyilerin dostu, kötülerin düşmanıydı...
1970'lerde gazetecilik dahi yaptırdı Turhan Selçuk Abdülcanbaz'a...
* * *
1960 ve 70'lerde gazeteler yalnızca halka haber taşımıyordu. Ulusun ortak hayalleri, ortak kahramanları ve ortak kültürel referansları buralarda yeniden üretiliyordu.
1970'lerde bir gazete okuru gazetesinde haberlerin yanında karikatürle. tefrika romanla, çizgi romanla ya da şiirle karşılaşıyordu.
"Tefrika roman mı? Hangi çağda yaşıyoruz?" diye sorulabilir elbette ama halkın her çağ özlemini duyduğu, hayallerinde yaşattığı "efsanevi tipler" ulusun bir şekilde bilinç derinliklerinde yaşamıyor mu?
Bu kadar fazla havadis ve malumat içinde, "önemli olan" ile "önemsiz olan" her şey neredeyse eşitlenmişken medyanın büyük bölümü artık yalnızca "olay" aktarıyor. Kültür üretmekten, hikaye anlatmaktan ve yeni fikirler telif etmekten giderek daha da uzaklaşılıyor.
Herkesin içerik üreticisine dönüştüğü bir çağda, ortak hayal üretmek her zamankinden daha zor görünüyor. Oysa toplumlar kendilerini yalnızca haberlerle değil, ortak hikayeleriyle de hatırlar.
Evet, 70 yıl önce bir gazetenin sayfalarının arasından "Abdülcanbaz" bile çıkabiliyordu.
Bugün eksikliğini hissettiğimiz şey belki de bu: Toplumsal kesimleri gündelik tartışmaların ötesinde, ortak bir hafızada buluşturabilecek hikayeler, karakterler ve hayaller...
Toplumların hafızasında manşetler değil, "Abdülcanbaz" gibi karakterler kalır.
Sinan Acıoğlu
babaocagi.com.tr