Bir sabah uyanıyorsunuz; televizyon camından evinize bir fırtına doluyor. Kelepçeli eller, flaşlar, "şok gelişme" yazan kanlı puntolar… Sahne hazır, ışıklar yanmış: Ünlülere uyuşturucu operasyonu! Sosyal medya infaz meydanına dönmüş, isimler havada uçuşuyor.

Oysa o sırada başka bir gerçeklik var. Sessiz, ışıksız ve kamerasız…

Aynı saatlerde bu ülkenin bir mahallesinde bir emekli, pazarın dağılmasını bekliyor. Artıkları toplamak için değil; belki fiyatlar biraz daha düşer, yarım kilo yerine 1 kilo alabilirim diye… Bir işçi, ayın ortasında buharlaşan maaşının yasını tutuyor mutfağında. Tencere kaynamıyor ama iktidarın gündem kazanında hep “başkalarının günahları” pişiriliyor.

MASUMİYET KARİNESİNİN CENAZESİ

Bu düzende kural belli: Açlık konuşulmasın, yoksulluk görünmesin. Halk, “Biz neden bu haldeyiz?” diye sormasın. Çünkü o soru, iktidarların en büyük korkusudur. İşte o soru sorulmasın diye bir “operasyon” sürülür sahneye.

Lekeyi sürmek kolaydır, temizlemek ise zahmetli. İsimler manşetlere asılır, infazlar yapılır. Peki sonra ne olur? Testi pozitif çıkanlar günlerce konuşulur; ama “temiz” çıkanlar, hayatı karartılanlar sessizce tarihin bodrum katına gönderilir. Kimse çıkıp “Bu insanların suçu yokmuş” demez. Çünkü masumiyet reyting getirmez, iktidarın hikâyesine uymaz.

SESSİZ İNTİHARLARIN MANŞETİ NEREDE?

Bu gürültülü operasyonların gölgesinde başka bir felaket büyüyor: Sanal kumar. Gençler, “bir şans daha” diyerek gömüldükleri ekranlarda hayatlarını kaybediyor. Borçlanıyorlar, yalan söylüyorlar ve en sonunda o ağır yükün altında ezilip sessizce aramızdan ayrılıyorlar.

Bu çocukların ölümü neden “şok gelişme” olmuyor? Neden isimleri alt yazılarda geçmiyor? Çünkü onlar ünlü değil. Çünkü onların hikâyesi, bu bozuk düzenin gerçek yüzünü gösteriyor.

Bugün enflasyon sadece bir rakam değil; bir insanın gururunun, hayallerinin ve geleceğinin her gün biraz daha erimesidir. Gençler iş bulamıyor, ev hayali kuramıyor, bavul hazırlıyor. Kimi sanal kumara sığınıyor, kimi bedenini satmak zorunda kaldığı karanlık dehlizlerde çıkış arıyor. İktidar ise bütün bu çürümeyi bir magazin cümlesiyle örtmeye çalışıyor.

Dikkat edin; o kelepçeli karelerde çoğu zaman muhalif olanlar, sofrada yeri olmayanlar var. Terazi adaletle değil, siyasetle tartılıyor. Toplum açken “uyuşturucuya savaş” deniyor; oysa gerçek savaş, halkın sofrasına karşı yürütülüyor. Bir yanda sarayların şatafatlı israfı, diğer yanda pazardan filesini yarım doldurup başı eğik dönen babalar…

İstediğiniz kadar operasyon yapın, istediğiniz manşeti atın. Ama bir gerçeği değiştiremezsiniz: Bu ülkede insanlar artık yalnız yoksul değil, aynı zamanda yalnız. Yalnız bırakılan emekli pazarda, yalnız bırakılan genç ekran başında, yalnız bırakılan işçi mutfağında kendi sessiz çöküşünü yaşıyor.

Ekrana kelepçe taşıdıkça, hayata tutunacak dal arayanlar çoğalıyor. Ve o dal bulunamadığında bazıları karanlığa, bazıları da hayattan vazgeçmeye sürükleniyor. Bunu hiçbir “şok gelişme” örtemez.

Çünkü bir ülkede insanlar gizlice ölüyorsa, asıl operasyon çoktan başlamış demektir. Ve o operasyonun adı; yoksulluktur, umutsuzluktur, geleceksizliktir.