Başarılı bir sinema filmi izlerken bir rüyanın içine çekilir gibi hissederiz ya da güçlü bir masal, "bu kadarı ancak rüyalarda olur" diyeceğimiz şeyleri gözümüzde "4K" olarak canlandırabilir...
Bir önceki yazımda Şemseddin Yeşil'den aktardığım Yunus Emre ve "eğri odun" kıssası öğretmen bir arkadaşımın tepkisini çekti: "30 sene verdiğim tasavvuf dünyasında sizin anlattığınız şekilde hiç duymadım, okumadım" dedi.
Arkadaşım, Yunus Emre'nin Şemseddin Yeşil tarafından anlatılan hallerden "münezzeh" olduğunu, Yunus'un bu anlatıda "yaftalandığını" düşünüyordu. Mealen, "Yunus Emre, eğri de yanar doğru da yanar diyecek biri değil" diyordu.
Şemseddin Yeşil de bu kıssayı aktardıktan sonra zaten kinayeli bir şekilde, "Ben kitap gibi konuşuyorum, onu kendinden sormalı Yunus'a, bulabilirsen sor" demişti. “Ben tarih yazmıyorum” demenin tasavvufçası...
Sahiden de hangisi gerçek hangisi rüyaydı?
Yunus Emre, ünlü "çıktım erik dalına" şathiyesinde şöyle diyordu:
"Bir sinek bir kartalı
Salladı vurdu yere
Yalan değil gerçektir
Ben de gördüm tozunu"
Bir sinek bir kartalı sallayıp yere vurabilir mi?
Ne yalan söyleyeyim, okurken görmüş kadar oldum "tozunu"...
* * *
Murat Bardakçı ile Yaşar Nuri Öztürk arasında yaşanan Yunus Emre ve Hacı Bektaş Veli tartışmasında Bardakçı, "13. yüzyıl Anadolusunu, hayat hikayeleri muhayyel kişiler üzerine kurmak hatadır", "kaç tane Yunus Emre var belli değil", "Gerçek Yunus hangisi bilmiyoruz" diyordu.
Yaşar Nuri Öztürk ise "Böyle bakarsak Eflatun'u da Sokrates'i de bilemeyiz" şeklinde itiraz ediyordu Bardakçı'ya. Hiçbir yazılı eser bırakmayan Sokrates'e dair tüm bildiklerimiz öğrencileri aracılığıyla bize ulaşmıştı. Gerçek Sokrates hangisi? Bulabilirsen sor...
* * *
Psikiyatr M. Bilgin Saydam, "Deli Dumrul'un Bilinci" isimli kitabında "masallar, mitler ve rüyalar aynı kumaştan biçilmiştir" tespitini yapar.
Başarılı bir sinema filmi izlerken bir rüyanın içine çekilir gibi hissederiz ya da güçlü bir masal, "bu kadarı ancak rüyalarda olur" diyeceğimiz şeyleri gözümüzde "4K" olarak canlandırabilir: Dede Korkut'un Deli Dumrul'u veya Yüzüklerin Efendisi'nin Gandalf'i gibi...
Gandalf diye biri yaşadı mı?
J. R. R. Tolkien'in zihnini hariç tutarsak, bildiğimiz kadarıyla bu dünyada öyle biri yaşamadı... "Deli Dumrul gerçekten deli miydi?" diye de sorabiliriz ama şimdilik "şaka" olarak.
* * *
Neredeyse bütün halk hikayeleri -rüyalar gibi- olağanüstülüklerle doludur. Bir sineğin bir kartalı sallayıp yere vurması gibi masal aleminde bir aslan "miyav" diyebilir minik fare kükreyebilir.
"Bilinçdışı ürünler" yalnızca rüyanın değil edebiyatın ve genel olarak sanatsal üretimin de esin kaynaklarındandır.
J.R.R. Tolkien'in "hayalî" evreninde Gandalf, yaşlı bir bilgedir. Çoğu "kuvvetli bilge" gibi elbette "sihirli" de bir asası vardır. Çocuklarla ve gençlerle arası iyi ve eğlencelidir. Kötülüğe bulaşanlarla kavga etmeyi göze alır, "daima genç" bir yönü vardır.
Gandalf, cesaretlendirci ve ikna edicidir. Öğreticidir ama öyle "mürebbiye gibi" de değildir. Bilgiye hakimdir ama onunla insanlara hükmetmeye çalışmaz. Zorlamaz çare arar, yol gösterir ve gerektiğinde değneğini çeker, kulelere, kuleleri koruyan hilkat garibesi mahluklara dalar... Hatta bu uğurda ölür ve -malum masaldır- geri dirilir.
Bu haliyle Gandalf, bir tür "keramet ehli" gibidir. Anadolu'da böyleleri için "erenlere karışmış" denilir... Eski Türk anlatılarındaki "koca" ile hayli benzerdir. "Aksakallı Koca" da hayvan başlı bir asa taşır, başı sıkışanın yardımına erişir. Bilgedir, sözleri yol gösterir.
* * *
Kurtlarla Koşan Kadınlar kitabının yazarı, Amerikalı psikanalist Clarissa Estes, “Öyküler ilaçtır. Onların böyle bir gücü var; bir şey yapmamızı, olmamızı, etmemizi şart koşmazlar, sadece dinlememiz yeterlidir. Yitirilmiş bir psişik dürtünün onarımı için gereken çareler, öykülerin içinde bulunur" der.
"Eğri Odun" öyküsünde saklı olan "ilacımız" nedir?
Başka bir menkıbe ile arayalım:
Genç bir seyyah, bir Şeyh'in yanında konakladı. Yükünü, eşyasını aldılar ve dergâhta misafir ettiler. Misafirlik müddeti dolunca Şeyh gence, “Şu mescit tozlanmış, her tarafı çer-çöp dolmuş. Git güzelce sil süpür, temizle!” dedi.
Genç misafir, sözü işitince hemen orayı terk etti. Bir daha da yüzünü gören olmadı. Gencin, kendisinden hizmet istenince apar-topar ortadan kaybolması dedikodulara neden oldu. Kimi hizmetten kaçan bir "tembel" olduğunu kimi de elinden hiçbir iş gelmeyecek kadar "beceriksiz" olduğunu söylüyordu.
Günün birinde Şeyh'in öğrencilerinden birisi yolda o genç seyyaha rastladı:
“Arkadaş! İyi düşünmedin ve de doğru bir iş yapmadın! Sen misafir olarak kaldığın müddetçe elimizin, başımızın üstündeydin. Ne oldu da ufacık bir yerin temizliği istenince kaçıp gittin. Ey kendini beğenmiş, bilmiyor musun ki; insanlar hizmet ede ede yükselir!” dedi.
Genç seyyah ağladı, inledi:
“Ey dostum! Emri aldığım gibi temizlemek için doğruca mescide gittim. Baktım ki mescitte öyle toz toprak yok, tertemiz... O yerde bir 'kirli' varsa, o da bendim, benim gönül mescidimdi. Ve artık oraya bir daha uğrayamadım. Çünkü gönül mescidini temiz tutmak lazım” dedi.
Bu da gerçekten yaşandı mı elbette bilinmez ama bu öykü de "eğri odun" menkıbesiyle aynı yere hitap eder: "Özün eğri ise yola zararsın", eğriliği ne diye uzaklarda ararsın?
"Eğri odun" menkıbesindeki "ilaç" bence şudur: Sorun dışarıdaki "kusur" değil, işi yaparken kendini işin dışına koymaktır. Sorun "eğrilik" değil, eğriliği kendinle ilişkilendirmemendir.
Tüm bu menkıbeler de "terbiye süreci" ile ilgilidir, kıssadan alacağımız hisseden fazlasına bakmak dikkat dağıtmaktan başka neye yarar?
Ve Gandalf'in de dediği gibi: "Tek karar vermemiz gereken, bize verilen zamanı ne yapacağımızdır."
"İyi insanlar" olmak için hayat bize yeterince zaman tanıyor değil mi?
Sinan Acıoğlu
babaocagi.com