Savaş 28 Şubat 2026’da başladı. ABD ve İsrail İran’ı vurdu. Bu hamle bir gecede doğmadı. Aylarca biriken gerilim, açık tehditler ve bitmeyen pazarlıklar sonunda duvara çarptı. Washington İran’la müzakereyi askeri seçenek gölgesiyle yürüttü. Anlaşma olmazsa ağır sonuçlar olacağını söyledi. Sonunda söz fiile döndü ve bölgede geri dönüşü zor bir kapı aralandı.

Saldırı sırasında İran’ın dini lideri Hamaney ve eşi öldü. İran’ın asıl sarsılması da burada başladı. Çünkü bazı savaşlar sınırdan değil toplumun içinden büyür. Bir kesim sokakta rahatladı, hatta kutladı. Bir kesim yas tuttu, ağladı. 40 günlük yas ilan edildi. Devletin iç dengesi bozuldu. Ülke bir yandan dışarıya cevap vermeye çalışırken bir yandan içerideki çatlağı yönetemez hale geldi. İçeriden çatlayan bir ülke dışarıya daha sert vurur. Çünkü içeride kaybeden dışarıda güç göstermeye çalışır.

Çatışma kısa sürede tek bir hat olmaktan çıktı. İran füzeleri İsrail’in merkezine düştü. Misilleme Körfez’e yayıldı. Havada imha edilen füzeler bile korkuyu bitirmedi. Çünkü savaşta bazen hedef kadar düşen parça da mesajdır. Katar boyutu büyüttü. İran ABD’yi hedef aldık, Katar’ı hedef almadık dedi. Doha bunu kabul etmedi. Körfez bir anda seyirci olmaktan çıktı.

Üstelik İran’ın Körfez’de seçtiği yerler rastgele değildi. Körfez ülkeleri ABD’nin bölgedeki askeri ağının üzerine oturuyor. Katar’daki El Udeyd gibi üsler ABD hava gücünün ve komutasının kilit düğümleri. Bahreyn’deki ABD Beşinci Filosu Körfez’in deniz güvenliğinin merkezinde duruyor. Bu yüzden Körfez’e düşen her füze fiilen ABD’nin bölgedeki omurgasına dokunuyor. Mesele sadece üsler de değil. Limanlar, havaalanları, enerji tesisleri ve deniz taşımacılığı ABD’nin hem askeri hem ekonomik düzeninin lojistik damarları. Bu damarlar tedirgin olunca savaş büyüyor. Körfez ülkelerinin itirazı da tam burada yükseliyor. Çünkü coğrafya izin vermiyor. ABD’nin ağı burada kurulu. İran’ın misillemesi de doğal olarak bu ağın çevresinde patlıyor.

Bu savaşın kalbi enerji ve deniz yolları. Petrol altyapısı ve taşımacılık tehdit altına girdiği anda mesele İran ve İsrail olmaktan çıkar. Risk büyüyünce taşımacılık pahalanır. Petrol daha pahalı gelir. Benzin pahalanır. Nakliye pahalanır. Market pahalanır. Savaşın küresel etkisi çoğu zaman siren sesinden önce, fiyat etiketinde görülür. Moskova’nın odağı da bu yüzden burası. Enerji korkusu büyürse Batı’nın iç dengeleri gerilir. Siyaset sertleşir. Toplum yorulur.

İran’da saldırılar şehir hayatına indi. Tahran’da güvenlik merkezleri ve füze altyapısı hedef oldu. Ama uluslararası kamuoyunda en sert yankıyı sivil hayatın içine giren görüntüler üretti. Minab’daki kız okulu başlığı bu yüzden çarptı. Çünkü savaşın meşruiyeti en hızlı çocukların üzerinde çöker. Şehir vurulunca korku büyür. Okul vurulunca öfke büyür. Öfke büyüdüğünde diplomasinin alanı daralır. Geri dönüş yolları birer birer kapanır.

Washington’ın İran’daki Kürt muhalefetine açık çağrıları ve sonraki liderlikte rol dili, bu daralan alanı daha da yakıyor. Bu, savaşı devletlerden alıp toplumların içine iten hamledir. Kontrolü en zor yangın budur. Çünkü etnik fay hatlarına dokunduğun anda savaş sınır tanımaz. Bir ülkenin içi karıştığında komşular da titrer. Göç büyür. Silahın yolu kısalır. Gençlerin hayatı karanlığa düşer. Bu yüzden bu çağrı sadece İran’a söylenmiş bir cümle değildir. Bölgenin tamamına atılmış bir kibrittir.

Rusya ve Çin bu tabloda savaşa girmiyor. Ama savaşı yönetmeye çalışıyor. Moskova arabulucu rolüyle vitrine çıkıyor. Aynı anda Washington’u ve Tel Aviv’i suçluyor. Çin ise sakinleşin demiyor. Sınırınızı bilin diyor. Siviller dokunulmazdır diyor. Enerji hedefleri dokunulmazdır diyor. Deniz yolları açık kalmalıdır diyor. Kuzey Kore ise en sert dili seçiyor ve bu saldırıyı baştan sona hukuksuz diye damgalıyor. Üç farklı üslup, tek aynı sonuç var. Bu çatışma büyürse dünya sarsılır.

Ve savaş her zaman en savunmasız ülkeyi bulur. Bu kez o ülke Lübnan. İsrail Beyrut’un güney banliyöleri için geniş bir tahliye emri verdi. Haritalar yayımlandı, insanlar yollara döküldü. Savaşın en gerçek fotoğrafı da budur. Bir valiz, aceleyle kilitlenen bir kapı, yolda uyuyan bir çocuk. Bu görüntü şunu anlatır. Savaş artık sınırda durmuyor, şehirlerin içine akıyor. Lübnan’da öfke de tam burada büyür. Çünkü her tahliye, insanlara bir gün daha bedel ödetir. Ve bir süre sonra herkes aynı soruya takılır. Bu bedeli kim ödetiyor. O soru büyüdükçe toplum ikiye ayrılır, devletin sesi kısılır, düzen çözülür. Boşluk büyür. Boşluğu da en sert aktör doldurur.

Avrupa tek ses değil. Bir taraf gerilimi düşürme ve müzakere diyor. Çünkü bedeli ilk Avrupa hissediyor. Enerji fiyatı yükseliyor. Göç baskısı artıyor. Güvenlik kaygısı büyüyor. Sokak gerilimi yükseliyor. Diğer tarafta daha sert bir çizgi var. İspanya bu çizginin en görünür örneği. Açıkça mesafe koyuyor ve meşruiyet tartışmasını büyütüyor. Bu da şunu gösteriyor. Savaş sadece Ortadoğu’yu değil, Avrupa’nın içini de çatlatıyor.

Uluslararası hukuk açısından bakınca tablo daha da çıplak. Kural basit. Devletler başka bir devlete karşı güç kullanamaz. Kuvvet kullanma tehdidi de aynı şekilde sorunludur. İstisna gerçekten sınırlıdır ve iki kapıdan ibarettir.

Birinci kapı BM Güvenlik Konseyi’dir. Konsey açıkça izin verirse, kuvvet kullanımı kolektif güvenlik çerçevesine oturur. Ama Konsey kararı yoksa, devletlerin ben yaptım oldu diyerek güç kullanması hukukta otomatik meşruiyet üretmez.

İkinci kapı meşru müdafaadır. Bu kapı da her iddiaya açılmaz. Meşru müdafaa için ortada bir silahlı saldırı bulunması beklenir. En azından tehdidin yakın, ciddi ve kaçınılmaz olduğu ispatlanabilir bir düzeyde olması gerekir. Bu yüzden ileride tehlike olabilir demek yetmez. Ayrıca meşru müdafaa deniyorsa bile güç kullanımı zorunlu olmalıdır. Başka makul yol kalmadı mı sorusu sorulur. Bir de ölçülü olmalıdır. Yani hedef, yöntem ve ölçek saldırıyı savuşturmak için gerekli sınırı aşmamalıdır. Meşru müdafaa iddiası ortaya konulduğunda bunun BM’ye bildirilmesi de beklenir. Bu yüzden ilk soru hep şudur. Bu saldırı hangi hukuki gerekçeyle yapıldı. Gerçekten bir silahlı saldırı var mıydı ya da yakın ve kaçınılmaz bir tehdit var mıydı. Kullanılan güç gerçekten zorunlu muydu ve ölçülü müydü.

Savaş başladıktan sonra ikinci hukuk devreye girer. Savaş nasıl yürütülür sorusu. Burada çizgi nettir. Siviller hedef olamaz. Sivil yerler korunur. Okul ve hastane gibi yerler daha da güçlü bir korumaya sahiptir. Askeri hedef vurulsa bile sivil kayıp çok büyürse bu hukuka aykırı olabilir. Saldırıyı yapan taraf sivil kaybı azaltmak için gerçek önlem almak zorundadır. Hedefin doğrulanması, zamanlama, kullanılan mühimmat, uyarı imkanı gibi unsurlar burada belirleyicidir. Bu yüzden şehir içi görüntüler, okul iddiaları, enerji altyapısı ve deniz yollarına yayılan saldırılar sadece siyaset değildir. Hukuki sonuç doğuran başlıklardır.

Ama savaşın toplumsal yıkımı, hukuk cümlelerinden daha hızlıdır. İnsanlar geceleri uyuyamaz. Çocuklar sese irkilir. Gençler ya öfkeye ya boşluğa düşer. Ekonomi daraldıkça işsizlik büyür.

İşsizlik büyüdükçe suç artar. Suç arttıkça güvenlik devleti büyür. Güvenlik devleti büyüdükçe özgürlükler daralır. Savaş sadece bombayla değil, günlük hayatı yavaş yavaş çürüterek ilerler.

Bir de sahadaki en çıplak gerçek var. Savaş büyüyünce insanlar havaalanlarına koşar. Sınır kapılarına yığılır. Tahliye listelerine isim yazdırır. Devletin en somut hali burada çıkar. Konsolosluklar acil hatlar açar. Vatandaş duyuruları yapar. Geçici belge düzenler. Yerel makamlarla temas kurar. Kâğıt üzerinde devlet büyük görünür. Savaşın içinde devlet, bir telefonun açılmasıdır.

Peki Üçüncü Dünya Savaşı mı yaklaşıyor? Henüz dünya savaşı değil. Ama dünya savaşı gibi kokan bir dönemdeyiz. Çünkü bu çatışma ordularla sınırlı değil. Devletlerin içini bölüyor. Toplumların içine giriyor. Enerji damarlarını sıkıyor. Deniz yollarını tehdit ediyor. Avrupa’yı bile ikiye ayırıyor.

En tehlikelisi de savaş uzadıkça normalleşmesi. İnsanlar her sabah bugün kimi vurdular diye uyanmaya alışırsa, dünya zaten kaybetmeye başlar. Normalleşen savaş büyür. Büyüyen savaş, dünyayı yutar.