1972 yılının 6 Mayıs sabahı, Türkiye yalnızca üç genci değil, aynı zamanda kendi siyasal vicdanının bir bölümünü de idam sehpasına gönderdi. Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idamları, Türkiye’nin siyasal tarihine yalnızca bir ceza infazı olarak değil, yıllar boyunca tartışılacak büyük bir toplumsal kırılma olarak geçti.

Türkiye’nin idam tarihi düşünüldüğünde, 27 Mayıs sonrası Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan’ın idamları nasıl hafızalarda derin bir yara bıraktıysa, 6 Mayıs 1972 de benzer şekilde toplumun başka bir kesiminde kapanmayan bir travmaya dönüştü. Bir dönem sağ siyasetin “intikam” diliyle meşrulaştırmaya çalıştığı idam kültürü, yıllar sonra farklı ideolojik kesimlerden insanların ortak vicdan muhasebesine dönüştü.
1960’ların ikinci yarısında Türkiye sert bir kutuplaşmanın içine sürüklenmişti. “Faşizm” ve “sosyalizm”, “düzen” ve “devrim” kavramları yalnızca ideolojik sloganlar değil, gençlerin hayatlarını şekillendiren kimlik alanlarına dönüşmüştü. Sağ ve sol gruplar arasındaki çatışmaların yoğunlaşmasıyla birlikte Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu kuruldu. 1971 yılında THKO adına gerçekleştirilen banka soygununun ardından Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan hakkında “vur emri” çıkarıldı, yakalanmaları için ödül konuldu.
12 Mart 1971 Muhtırası’ndan yalnızca dört gün sonra Sivas’ta Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan yakalandı. Bir hafta sonra Hüseyin İnan da Kayseri’de gözaltına alındı. Yargılamaları Ankara 1 No’lu Sıkıyönetim Askerî Mahkemesi tarafından yapıldı. Mahkeme, dönemin Türk Ceza Kanunu’nun 146. maddesi kapsamında, “Türkiye Cumhuriyeti Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun tamamını veya bir kısmını ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçlamasıyla idam kararı verdi. Bu karar daha sonra TBMM tarafından onaylandı.
Ancak dönemin bir başka gerçeği daha vardı. 1960’ların sonu ve 1970’lerin başında Türkiye yalnızca ideolojik kutuplaşma yaşamıyor, aynı zamanda ciddi bir güvenlik kriziyle karşı karşıya kalıyordu. Üniversite çatışmaları, siyasi cinayetler, sokak olayları, banka soygunları ve silahlı örgütlenmeler devlet içerisinde “rejimin tehdit altında olduğu” düşüncesini güçlendirmişti. Özellikle THKO gibi örgütlerin silahlı mücadeleyi savunması, dönemin askerî ve siyasal elitleri tarafından doğrudan anayasal düzene karşı bir tehdit olarak görülüyordu.
İdam kararlarını destekleyen kesimler, devlet otoritesinin yeniden tesis edilmesi gerektiğini savunuyordu. Onlara göre mesele yalnızca üç kişinin cezalandırılması değil, Türkiye’de silahlı siyasal mücadele yöntemlerinin engellenmesiydi. 12 Mart Muhtırası sonrasında oluşan atmosferde, devletin “zayıf görünmesi” hâlinde ülkenin daha büyük bir iç çatışmaya sürükleneceği düşünülüyordu. Bu nedenle idamların, ileride oluşabilecek daha büyük şiddet hareketlerini önlemek amacıyla “caydırıcı” olduğu ileri sürüldü.
Dönemin TBMM tartışmalarında da benzer bir yaklaşım hâkimdi. İdamlara destek veren milletvekilleri, kararın hukuki olduğunu ve mahkeme sürecinin işletildiğini savundu. Bazı siyasetçiler ise 27 Mayıs sonrası sağ siyasetin yaşadığı travmayı hatırlatarak, “devlete karşı silahlı kalkışmaların karşılıksız bırakılamayacağını” ifade etti. Bu bakış açısına göre devletin devamlılığı ve anayasal düzenin korunması, bireysel siyasi sempati ya da ideolojik yakınlıkların üzerinde tutulmalıydı.
Fakat yıllar geçtikçe, o günlerin sert siyasi dili yerini pişmanlıklara bıraktı. İdam kararına destek veren birçok isim, ilerleyen yıllarda bunun Türkiye’nin demokrasi tarihindeki en ağır hatalardan biri olduğunu kabul etti. 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel yıllar sonra “O günün şartları öyle icap ettiriyordu” diyerek dönemin atmosferine işaret etti. Ancak Türkiye’de siyaset tarihinin en dikkat çekici yönlerinden biri de tam olarak budur: “Şartlar” değişir, ama idam edilen insanların yokluğu değişmez.
2020 yılında Hasan Cemal, T24’te yayımlanan yazısında 6 Mayıs idamlarını kendi vicdanında kapanmayan bir yara olarak anlattı. Belki de metnin en çarpıcı tarafı, yalnızca idamlara duyduğu üzüntü değil, o dönemde nasıl düşündüğünü açık bir özeleştiriyle anlatmasıydı. Hasan Cemal’e göre 1960’ların sonundaki Türkiye’de insanlar dünyayı “faşizm” ve “sosyalizm”, “düzen” ve “devrim” ayrımları üzerinden okuyordu. O kadar sert bir kutuplaşma vardı ki, insanlar bir ideolojik aidiyet olmadan yaşayamayacaklarını düşünüyor, hayatlarının anlamını bağlı oldukları siyasi çizgide arıyordu.
Kendisi de o dönemin ruh hâli içerisinde olaylara çok daha keskin baktığını yıllar sonra kabul etti. Özellikle banka soygunu sürecinde Deniz Gezmiş’in ODTÜ’de saklandığını güçlü şekilde dile getirdiğini, ancak zaman geçtikçe kullanılan dilin ve oluşan siyasal atmosferin idamlara giden süreci nasıl beslediğini daha net gördüğünü ifade etti. Bu nedenle 6 Mayıs idamlarını yalnızca tarihsel bir olay değil, aynı zamanda kişisel bir vicdan azabı olarak tanımladı.
İdam sürecinin en çarpıcı yanlarından biri de, Deniz Gezmiş’in cezaevinde ailesine yazdığı mektuplarda ortaya çıkan duygu dünyasıydı. Özellikle babasına yazdığı mektup, yalnızca siyasi bir figürün değil, ölümle yüzleşen genç bir insanın ruh hâlini göstermesi açısından Türkiye’nin siyasi hafızasında önemli bir yere sahip oldu. Mektubunda ailesine karşı duyduğu sevgiyi ve özlemi açıkça hissettirirken, aynı zamanda onları üzmüş olmaktan kaynaklanan bir mahcubiyet de taşıyordu. Babasına güçlü görünmeye çalışıyor, üzülmemesini söylüyor ve yaşananların kişisel değil, inandığı düşünceler uğruna verilen bir mücadele olduğunu anlatıyordu.
Mektubun duygusal tarafı kadar siyasi yönü de dikkat çekiciydi. Deniz Gezmiş, yazdığı satırlarda kendi mücadelesini Türkiye’nin bağımsızlığı, anti-emperyalizm ve halkın özgürlüğü çerçevesinde değerlendirdi. Kendilerini “vatan haini” olarak gören anlayışı reddediyor, tam tersine ülkenin bağımsızlığı için mücadele ettiklerine inandığını ifade ediyordu. Ölüm cezasıyla karşı karşıya olmasına rağmen geri adım atmayan dili, onu destekleyen kesimler tarafından yıllar boyunca “ideallerinden vazgeçmeyen gençlik” sembolü olarak yorumlandı.
Belki de mektubun Türkiye’de bu kadar güçlü bir etki bırakmasının nedeni tam olarak buydu. Çünkü o satırlarda yalnızca siyasi bir manifesto değil, ailesine veda etmeye çalışan genç bir insanın kırılganlığı da vardı. Bir tarafta ideolojik kararlılık, diğer tarafta anne- babasına duyduğu sevgi ve onları geride bırakmanın yarattığı acı aynı metin içerisinde iç içe geçiyordu. Bu nedenle Deniz Gezmiş’in babasına yazdığı mektup, yıllar boyunca yalnızca siyasi tarih açısından değil, insani yönüyle de hafızalarda kaldı.

O dönemde idamlara karşı çıkan isimler de vardı. Altan Öymen, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamlarını engellemek için aktif şekilde çaba gösteren gazeteciler arasındaydı. İsmet İnönü ve milletvekilleriyle görüşmeler yapıldı, imzalar toplandı, kamuoyu oluşturulmaya çalışıldı. Ancak 12 Mart yönetimi yalnızca idamları gerçekleştirmekle kalmadı, idamların durdurulması için mücadele eden birçok aydın üzerinde de baskı kurdu.
İdamların hemen ardından gerçekleşen uçak kaçırma olayında, Sofya’ya indirilen uçağın korsanları idam kararlarının TBMM’de onaylanmasını engellemeyi amaçlıyordu. Buna rağmen dönemin askerî yönetimi, olayla hiçbir ilgisi olmadığı halde Altan Öymen, Emil Galip Sandalcı, Erdal Öz ve Zülfü Livaneli gibi isimleri gözaltına aldı.


Bugün de 6 Mayıs yalnızca geçmişin tartışılan bir tarihi değil, farklı siyasi kesimlerin kendi hafızaları ve sembolleri üzerinden yeniden anlam yüklediği bir gün olmaya devam ediyor. Özellikle sol ve sosyal demokrat çevrelerde Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan yalnızca bir dönemin siyasi aktörleri olarak değil, gençlik hareketlerinin ve “bağımsız Türkiye” söyleminin sembolleri olarak görülüyor.
Bu hafızanın günümüzdeki yansımalarından biri de Cumhuriyet Halk Partisi Altındağ İlçe Başkanı Gökhan Ürün’ün yaptığı açıklamada görüldü. Gökhan Ürün, “Denizler fiili olarak aramızdan ayrılmış olsalar da ilkeleri, idealleri ve devrimci ruhları kuşaktan kuşağa aktarılmaya devam etmektedir. Yarım asrı geçmiş bir dönemde olmasına rağmen onlar hâlâ gençliğimize önder, halkımıza rehber, dünya mazlumlarına ilham kaynağı olmaya devam ediyorlar. Denizler artık bir isim olmaktan çıkmış bir sembol, bir dava, bir mücadele ateşi hâline gelmiştir” ifadelerini kullandı.
Benzer şekilde CHP Ankara Gençlik Kolları Başkanı Okan Türkmen de yaptığı açıklamada, “Henüz hayatlarının baharındayken bir ülkenin onuru için yürüdüler darağacına. Korkmadılar, susmadılar, vazgeçmediler. Geride yarım kalmış hayatlar değil dimdik duran bir inanç, sarsılmaz bir duruş bıraktılar” dedi. Açıklamasının devamında ise, “Bugün hâlâ içimizde bir sızıysa bu gece, sebebi onların hayallerinin ne kadar büyük olduğu, bedellerinin ne kadar ağır olduğudur. Belki de en çok bu yüzden onların adı anıldığında sadece bir geçmiş değil, yarım bırakılmış bir umudu da hatırlıyoruz” ifadelerini kullandı.
Gelelim bugüne…
Aradan geçen yıllara rağmen Türkiye’de değişmeyen bir şey var: Hukukun siyasetin gölgesinden çıkamaması. Dün sıkıyönetim mahkemeleri vardı, bugün ise binlerce sayfalı dosyalar, yüzlerce sanıklı davalar ve kamuoyu önünde yürütülen siyasi yargılar var.
Mustafa Balbay’ın Cumhuriyet Gazetesi’nde kaleme aldığı yazıda dikkat çektiği gibi, Ekrem İmamoğlu’nun kişiliğinde birleştirilen, binlerce sayfalı, yüzlerce sanıklı davalarla karşı karşıyayız. İmamoğlu, iddianameye göre suç örgütünün başı olduğu için yargılanan herkesin işlediği suçtan o da sorumlu. Böylece hakkında istenen ceza 25 asır!
Balbay’ın yazısında vurguladığı üzere, daha iddianame hazırlanmadan iktidar medyası boy boy suçları yazmış, davalarla birlikte her şeyin ortaya döküleceğini iddia etmişti. Daha yargı başlamadan insanlar televizyon ekranlarında suçlu ilan edildi.
Yargılamalar başladı. 76 itirafçıdan kimin kimi neyle suçladığı, kimin ifadesini tam ya da yarım geri çektiği belli değil. Daha başlangıçta hukukçular şu saptamayı yapmıştı:
“Yargılamayı tanık ifadelerine dayandırırsanız bir yere varamazsınız!”
Gelinen noktada 700 yıl, 400 yıl hapsi istenenler serbest, üzerine atılı suçun toplum diliyle yatarı bile olmayanlar tutuklu. Mustafa Balbay da yazısında tam bu noktaya dikkat çekiyor ve Türkiye’nin geçmiş dönemleriyle bugünü arasında benzerlik kuruyor. Başta 12 Eylül Darbesi yargılamaları olmak üzere geçmişte suçu itiraf ettirmek için işkence vardı. Bugün ise tanığa, hedefe konan kişinin suçlu olduğunu söyletmek için tutuklamanın bir baskı aracına dönüştüğü eleştirileri yapılıyor.
Belki de Türkiye’nin değişmeyen problemi tam olarak burada başlıyor. Çünkü bu ülkede dönemler değişiyor ama olağanüstü dönem mantığı değişmiyor. Dün “devleti koruma” gerekçesiyle idamlar savunuluyordu, bugün ise benzer bir güvenlik ve beka dili üzerinden hukuk tartışmaları yürütülüyor. Ve tarih bize şunu gösteriyor: Hukuk, siyasetin gölgesine girdiği anda yalnızca kişiler değil, toplumun adalet duygusu da yara alıyor.
Deniz Gezmiş’in idam öncesindeki son anlarına dair anlatılanlar, yalnızca bir mahkûmun son gecesine değil, bir dönemin ruhuna da işaret eder. En bilinen rivayetlere göre; Rodrigo’nun gitar konçertosunu dinlemek istediği, son sigarasını içtiği, kendisine giydirilmek istenen beyaz gömleği reddederek parkası ve postallarıyla darağacına çıkmayı tercih ettiği anlatılır. Çünkü o gece, yalnızca üç genç idama götürülmüyordu. İnandıkları fikirlerden geri adım atmayan bir kuşağın hikâyesi de tarihin önüne bırakılıyordu. Ve o an, sözleriyle duruşlarını tamamlıyorlardı:
“Yaşasın tam bağımsız Türkiye… Kahrolsun emperyalizm… Yaşasın işçiler ve köylüler…”
Bugün, aradan geçen onca yıla rağmen Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın isimlerinin hâlâ konuşuluyor olması tesadüf değildir. Çünkü bazı insanlar yalnızca bir dönemin değil, bir ülkenin hafızasının parçası hâline gelir. 6 Mayıs gecesi de bu nedenle yalnızca bir infaz tarihi olarak değil; Türkiye’nin siyasi belleğinde silinmeyen bir kırılma, yarım kalmış bir memleket hayali ve son ana kadar vazgeçilmeyen bir duruş olarak yaşamaya devam etmektedir.