Masumiyet Müzesi’ni ilk okuduğumda yalnızca bir aşk hikâyesi değil, bir hafıza mimarisiyle karşı karşıya olduğumu hissetmiştim. Daha sonra Orhan Pamuk ile müzeleri odağa alan mini bir belgesel gerçekleştirdiğimizde, onun bir objeye bakışındaki titizliği ve geçmişi kurma biçimini yakından görme şansım olmuştu. Bu nedenle romanın diziye uyarlanacağını duyduğumda merakım sıradan bir izleyici merakı değildi; metnin ruhunun nasıl taşınacağını görmek istiyordum.

Masumiyet Müzesi, Orhan Pamuk’un 2008’de yayımladığı romanlardan belki de en görsel, en “sinemaya göz kırpan” olanıydı. Takıntılı bir aşkın, sınıfsal mesafenin ve İstanbul’un vitrinden arka sokağa uzanan ruh hâlinin romanı… Bu nedenle eserin ekrana uyarlanması sürpriz değildi; asıl mesele nasıl uyarlanacağıydı.

Zeynep Günay’ın yönetmenliğinde dizi olarak hayat bulan Masumiyet Müzesi, atmosfer kurma konusunda son derece başarılı. Günay’ın kadrajı, mekân kullanımı ve dönemi yeniden üretme biçimi, romanın melankolik iklimini taşımayı başarıyor. Özellikle Selahattin Paşalı’nın performansı dikkat çekici. Kamera neredeyse her an ensesinde; o da bu yakın takibi bir avantaja dönüştürerek Kemal’e dönüşüyor. Aşk mı, takıntı mı, şımarıklık mı? Seyirciyi bu duygular arasında dolaştırırken ikna etmeye çalışıyor.

Eylül Lize Kandemir ise güçlü bir Füsun portresi çiziyor. Ancak tam da burada bir eksiklik hissediliyor: Füsun’u yeterince tanımıyoruz. Onu daha yakından görmek, iç dünyasına daha çok yaklaşmak isterdim. Romanın en büyük avantajı, karakterleri uzun uzun anlatmasıdır; onları yalnızca eylemleriyle değil, geçmişleriyle, korkularıyla ve arzularıyla da tanırız. Dizi formatında ise özellikle dijital platform işlerinde sıkça gördüğümüz gibi ana karakterin yoğun gölgesi, diğer karakterleri zaman zaman silikleştiriyor.

Gülçin Kültür Şahin gibi güçlü bir oyuncunun canlandırdığı anne karakteri de daha fazla derinliği hak ediyordu. Kızını “zengin bir adamla evlendirirse kurtulur” düşüncesiyle hareket eden bir annenin trajedisi, aslında başlı başına ayrı bir hikâye. Oya Unustası’nın Sibel’i ise sanki kitaptan çıkıp gelmiş gibi; zarif, mesafeli ve tam yerinde.

ŞERİF GÖREN 'KAR'I ÇEKEMEDİ; ASİSTANI 'MASUMİYET'İ ÇEKTİ

Diziyi izlerken dikkatimi çeken başka bir ayrıntı oldu. Zeynep Günay’ın bir dönem Şerif Gören’in asistanlığını yapmış olması… Bu bilgi, zihnimde başka bir hikâyeyi canlandırdı. Yapımcı Sabahattin Çetin’in anı kitabı Hatırlamak’ta aktardığı ve bugün artık sinema tarihimizin “olmamış filmleri” arasında yer alan bir girişimi…

Sabahattin Çetin’in anıları, Türkiye sinemasının “olmamış filmleri” arasında yer alan önemli bir girişimi anlatır. Söz konusu olan, Orhan Pamuk’un Kar romanıdır.

Çetin, romanı okuduğunda “Bundan iyi film olur” duygusuna kapıldığını ve aynı heyecanı Yol, Kurbağalar , Derman gibi yapıların usta ismi Şerif Gören’in de taşıdığını aktarır. Gören, haklar alınabilirse filmi çekebileceğini söyler. Ancak Pamuk, eserin Türkiyeli yönetmenler tarafından çekilmesini istemediğini, “yabancı yönetmen bulursanız konuşabiliriz” dediğini belirtir. Daha önce Ali Özgentürk’ün başvurusunu reddettiğini ve Ömer Kavur ile de bir senaryo sorunu yaşadığını aktarır. “Yabancı yönetmen bulursanız konuşabiliriz” şartını koyar.

Bu noktada Costa-Gavras ismi gündeme gelir. Görüşmeler yapılır, İngilizce özet hazırlanır; fakat sonuç nettir: Costa-Gavras metni okuduktan sonra “Bu bana uygun proje değil” diyerek projeden çekilir. Böylece Kar’ın uluslararası bir uyarlama ihtimali başlamadan biter.

ORHAN PAMUK, 'MASUMİYET MÜZESİ'Nİ SİNAN ÇETİN'E VERMEDİ

Çetin’in aktardığına göre yıllar sonra benzer bir süreç Masumiyet Müzesi için de yaşanır. Kardeşi Sinan Çetin hakları almak ister; New York’ta yapılan görüşmelere rağmen anlaşma sağlanamaz.

Yıllar sonra bu kez mesele Masumiyet Müzesi olur. Sabahattin Çetin’in anlattığına göre kardeşi Sinan Çetin romanın haklarını almak ister. New York uçağında Orhan Pamuk’la sohbet ederler. Uçakta kesin bir sonuca varamazlar; New York’ta yeniden buluşmaya karar verirler.

Birkaç gün sonra Sinan Çetin, Columbia Üniversitesi’ndeki görüşmeye giderken Sabahattin Çetin’i yanında götürmez. Çetin buna şaşırdığını ve kırıldığını yazar. Bunun nedenini ise uçaktaki sohbetle açıklar. Ona göre Orhan Pamuk, konuşmaları sırasında kendisi hakkında “60’ların aydını” izlenimine kapılmıştır.

Çetin bu tanımı kabul etmez. Kendisini hiçbir zaman belli bir dönemin ideolojik aydını olarak görmediğini söyler. “Kendi halinde okumuş yazmış bir adam” olduğunu belirtir ve 60’ların ya da 70’lerin aydını olmanın ne anlama geldiğini de tam olarak bilmediğini ifade eder. Bu değerlendirmeyi kendisine yapılmış bir kategorize etme olarak aktarır.

Sonuçta Orhan Pamuk ile Sinan Çetin arasında anlaşma sağlanamaz ve Masumiyet Müzesi film projesi rafa kalkar.

Bu satırlar, Pamuk’un metinlerinin uzun yıllar beyazperdeyle mesafeli bir ilişki yaşadığını gösteriyor. Büyük isimler, güçlü ihtimaller ve sonuçsuz kalan görüşmeler…

Bugün ise o mesafe ironik biçimde kapanıyor. Şerif Gören’in bir dönem asistanlığını yapmış olan Zeynep Günay, oldukça başarılı bir şekilde Masumiyet Müzesi’ni diziye uyarlayarak ekrana taşıyor. Romanın tüm katmanlarını birebir aktarmasa da kurduğu atmosfer, oyuncu yönetimi ve dönem duygusuyla güçlü bir iş ortaya koyuyor.

Kar belki Costa-Gavras’ın elinde başka bir evrene dönüşecekti. Ya da Şerif Gören çekseydi gerçekten “Yol” gibi bir yapıt mı çıkacaktı? Bunu hiçbir zaman bilemeyeceğiz.

Ama bildiğimiz bir şey var: Bazı projeler rafa kalkar, bazı filmler hiç çekilmez. Yine de edebiyatla sinema arasındaki o inatçı bağ yolunu bulur. Masumiyet Müzesi dizisi de, gecikmiş ama yerini bulmuş bir karşılaşma gibi.