Bu hafta ülkenin siyasi gündemi kadar üç isim de çok konuşuldu: Kanye West, Ozan Güven ve Farah Zeynep Abdullah.

İlk bakışta birbirleriyle ilgisiz gibi görünen bu üç isim aslında aynı soruyu yeniden sordurdu: Toplum olarak neye tepki gösteriyor, neyi görmezden geliyoruz?

Kanye West'in İstanbul konseri günlerdir konuşuluyor. Bilet fiyatları asgari ücret seviyesine yaklaşmasına rağmen binlerce insan konser alanına akın etti. Meğer ülkemizde ne kadar çok Kanye West hayranı varmış!

Oysa karşımızdaki kişi yalnızca bir müzisyen değil. Yıllardır kendisinden söz ettirmek için her yolu deneyen, eşini teşhir etmekten çekinmeyen, ırkçı söylemleri nedeniyle dünyanın birçok yerinde tepki çeken, hakkında sayısız tartışma bulunan bir figür. Sahnede bir dünya çıkıp konser vermesi bile aslında onun nasıl bir "ben" duygusuyla hareket ettiğini gösteriyor. Peki bütün bunları biliyorken bu konsere gitmeye değer miydi?

Aynı günlerde Ozan Güven protestoları da gündemdeydi. Kadıköy’de bir grup kadın, tepki gösterdi. Ardından kıyamet koptu. Bir anda mesele protesto hakkı olmaktan çıktı, Ozan Güven'in mağduriyeti konuşulmaya başlandı.

Özellikle erkek egemen magazin dünyasının bazı temsilcileri protestocuları hedef aldı. Kimileri "ünlü olmak istiyorlar" dedi, kimileri "linç kültürü"nden söz etti. Oysa ortada çok basit bir gerçek var: İnsanlar anayasal haklarını kullanarak bir protesto gerçekleştirdi.

Ne oldu Ozan Güven'e? İşini yapmaya devam ediyor. Kariyeri sürüyor. Hayatı devam ediyor.

Peki Deniz Bulutsuz nerede?

İşte bu sorunun cevabı pek konuşulmuyor.

Çünkü hikâye tanıdık. Şiddet iddiası ortaya çıktığında kadın yine sorgulanıyor. "O da bunu yaptı", "olayı o başlattı", "abartıyor" gibi cümleler havada uçuşuyor.

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu'nun verilerine göre 2025 yılında en az 391 kadın öldürüldü. 2026'nın ilk aylarında ise onlarca kadın cinayeti basına yansıdı. Bunların yanında her ay çok sayıda kadın ölümü "şüpheli ölüm" olarak kayıtlara geçiyor.

Daha da çarpıcı olan şu: Faillerin savunmaları birbirine çok benziyor.

Suçlama kabul edilmiyor. Sorumluluk üstlenilmiyor. Özür dilenmiyor. Mutlaka bir gerekçe bulunuyor. Hata başka yerde aranıyor.

Tam da bu yüzden mesele yalnızca bir oyuncunun ya da bir davanın meselesi değil.

Gelelim Farah Zeynep Abdullah'a...

Farah Zeynep Abdullah son yıllarda Yılmaz Güney tartışmalarının en görünür isimlerinden biri oldu. Yılmaz Güney'in kadına yönelik şiddetini ve problemli yönlerini gündeme getirmesi elbette meşru bir tutum. Tartışılması gereken bir geçmiş varsa, konuşulmalıdır da.

Ancak burada akla şu soru geliyor: Aynı hassasiyet bugün yaşayan isimler söz konusu olduğunda da gösteriliyor mu?

Çünkü bir yanda Yılmaz Güney'in yıllar önceki suçlarını ve karanlık taraflarını sürekli gündeme taşırken, diğer yanda kadın düşmanı, ırkçı ya da nefret söylemleri nedeniyle dünya çapında eleştirilen isimlere karşı çok daha esnek bir tavır görülebiliyor. Kanye West konserine gitmesi ve ardından yaptığı paylaşımlar da bu tartışmanın parçası haline geldi.

Mesele Farah Zeynep Abdullah'ın konsere gitmesi değil elbette. Herkes istediği sanatçıyı dinleyebilir. Ancak başkalarına yönelik etik yargılar üretirken kendimize daha geniş bir hareket alanı tanıyorsak, burada sorgulanması gereken bir tutarlılık problemi ortaya çıkar.

Çünkü ilke dediğimiz şey, sevdiğimiz ya da sevmediğimiz insanlara göre değişmez. Eğer kadına yönelik şiddet, ayrımcılık ve nefret söylemi konusunda bir çizgimiz varsa, o çizgi herkes için aynı yerde durmalıdır.

Aksi halde eleştiri, evrensel bir tutum olmaktan çıkar; kişilere göre değişen bir tercih haline gelir.

Üstelik bütün bunlar olurken yıllardır konserlerin, festivallerin ve üniversite şenliklerinin nasıl birer birer ortadan kaldırıldığını da izliyoruz. Önce içilen bira bahane edildi. Sonra güvenlik gerekçeleri öne sürüldü. Ardından kamu düzeni denildi. Bir zamanlar gençlerin buluşma alanları olan festivaller iptal edildi, yasaklandı ya da işlevsiz hale getirildi.

Ama iş dünyanın en tartışmalı yıldızlarından biri geldiğinde binlerce kişi sıraya girdi.

Demek ki mesele özgürlük değil.

Demek ki mesele ilke de değil.

Belki de en büyük problemimiz şu: Kime öfkeleneceğimize, kimi affedeceğimize olaylara bakarak değil, kimliklere bakarak karar veriyoruz.

Ve bu vasatlık yalnızca sanat dünyasında değil; siyasette, medyada, sosyal medyada ve günlük hayatın her köşesinde karşımıza çıkıyor. Asıl konuşmamız gereken de tam olarak bu.

Yıllardır gençlerin sosyalleşme alanları birer birer ellerinden alındı. Üniversite şenlikleri iptal edildi, festivaller yasaklandı, konserler çeşitli gerekçelerle engellendi. Gençlerin bir araya gelip nefes alabildiği, kültür ve sanatla buluşabildiği alanlar daraltıldı.

Bugün ise bambaşka bir tabloyla karşı karşıyayız. Algoritmaların, reklam kampanyalarının ve pazarlama stratejilerinin sürekli önümüze çıkardığı isimler, olaylar ve kişiler sorgulanmadan "iyi", "cool" ya da "kaçırılmaması gereken deneyimler" olarak sunuluyor. Popüler olanın değerli, çok konuşulanın önemli olduğu fikri durmadan yeniden üretiliyor.

Oysa asıl mesele bir konsere gitmek ya da bir sanatçıyı dinlemek değil. Asıl mesele soru sorabilmek. "Neden?" diyebilmek. Karşımızdaki kişinin söylediklerini, yaptıklarını ve temsil ettiklerini sorgulayabilmek.

Belki de bugün en çok kaybettiğimiz şey tam olarak bu. Çünkü soru sormayan toplumlar kolay yönlendirilir. Algoritmaların, reklamların ve gündemlerin peşinden sürüklenir. Oysa kültür de sanat da demokrasi de biraz "neden?" diye sormakla başlar.

Bu eşik aşılabildiğinde, belki de kimin popüler olduğundan çok ne söylediğini; kimin daha çok görünür olduğundan çok neyi temsil ettiğini konuşmaya başlayacağız.