Artvin’de Yusufeli artık yok. En azından bildiğimiz hâliyle yok. Çoruh Nehri üzerinde yükselen Yusufeli Barajı su tutmaya başladığında yalnızca bir ilçe merkezi değil, bir hayat biçimi de yavaş yavaş suyun altına çekildi. Evler, sokaklar, bahçeler… İnsanların çocuklukları, alışkanlıkları, komşulukları… Hepsi.

Rakamlar net: Su yüksekliği 126 metreyi geçti, milyonlarca metreküp su birikti. Ama bu hikâyeyi sayılar anlatmıyor. Asıl soru şu: O evlerin içindekilere ne oldu? Eşyalar nereye gitti, anılar nereye taşındı? Bir insan doğduğu yeri kaybettiğinde, yeni bir yere gerçekten “taşınmış” olur mu?

Kuru Taşın Başı

Bu anlattıklarımızı Yeşim Ustaoğlu’nun “Kuru Taşın Başı” belgeselinde izliyoruz. Film, Yusufeli Barajı nedeniyle sular altında kalan bir coğrafyanın ve oradan koparılan insanların hikâyesine odaklanıyor. Ancak bu yalnızca bir yer değiştirme hikâyesi değil; bir hafızanın, bir yaşam biçiminin yavaş yavaş silinmesinin kaydı.

Belgeselde insanlar konuşurken, beklerken, hatırlarken izliyoruz. Ama tam da bu sadelik içinde çok daha büyük bir kayıp birikiyor. Film ilerledikçe şunu fark ediyorsun: Bu yalnızca bir yerin hikâyesi değil. Bu, bir ülkenin dönüşme biçimine, yerinden edilmenin ne kadar sessiz ama kalıcı olduğuna dair bir kayıt.

Yolların, köprülerin dipte kaldığı ilçede baraj suları, geri dönüşüm için yıkımı süren terk edilmiş binaları aşıp, ilçeden geçen ve yapımı devam eden viyadüğün ayaklarına kadar dayandı. Boşaltılan yerleşimde birçok bina ve apartmanın ilk katlarının sular altında kaldığı görülüyor. Yusufeli Barajı’nın yılda yaklaşık 1,8 milyar kilovatsaat elektrik üretmesi planlanıyor. Bu miktar, yaklaşık 2,5 milyon kişinin yıllık enerji ihtiyacına denk geliyor.

“Yılın projesi” denilen bu büyük dönüşümün ortasında ise başka bir ses yükseliyor. Bir kadın, bu gurur anlatısının içinden konuşuyor: “Peki ya bizim mağduriyetimiz?” diye soruyor.

Bir zamanlar yeşil bir vadide, ağaçların arasında kurdukları evlerde yaşayan insanlar şimdi inşa edilen dev blokların içinden aynı vadiye bakıyor. Ama artık o manzara onlara ait değil. Kimi ev verilerek yerleştirildi, kimi ise hâlâ belirsizlik içinde. Hayvancılıkla geçinenler ne yapacak? Yeni bir iş bulabilecekler mi? Kendilerine bir geçim alanı açılacak mı?

Cevabı olmayan sorular, suyun yükselmesiyle birlikte çoğalıyor.

Yeşim Ustaoğlu’nun sineması zaten hep buradan konuşuyor. Meseleleri popülerleştikten sonra değil, henüz görünür değilken ele almasıyla ayrı bir yerde duruyor. Pandora’nın Kutusu hafıza ve unutma hâlini, Güneşe Yolculuk kimlik ve aidiyet meselesini, Tereddüt kadınların bastırılmış hikâyelerini, Araf ise merkezin dışında kalan hayatları anlatıyordu. Şimdi ise “Kuru Taşın Başı” ile toprağın altına gömülen hayatlara bakıyor.

Kuru Taşın Başı1

Barajlar yapılır, şehirler taşınır, adına “kalkınma” denir. Rakamlar açıklanır, üretim hesapları yapılır. Ama kimse şu soruya dürüstçe cevap vermez: Bu “kalkınma” kimin için, kimin pahasına?
Yusufeli artık suyun altında. Ve bu, kaçınılmaz bir kader değil; alınmış bir kararın sonucu. İnsanlar evlerinden edildi. Buna yalnızca “yer değiştirme” demek gerçeği gizlemekten başka bir şey değil. Suyun altında kalan yalnızca evler değil. Bir hafıza, bir dil, bir yaşam biçimi de orada; ama bu kayıp hiçbir hesapta görünmüyor.

Yeşim Ustaoğlu’nun yazıp yönettiği, Selen Heinz’ın ortak yönetmenlik ve görüntü yönetmenliğini üstlendiği Kuru Taşın Başı, yöre halkı Kezban Küçük, Serhat İnce ve Mahmut Tüylü’nün kendi hikâyesini anlattığı bir belgesel. Tam da bu yüzden, uzaktan bakmıyor; içeriden konuşuyor. Suyun altında kalan yalnızca evler değil. Bir hafıza, bir dil, bir yaşam biçimi de orada; ama bu kayıp hiçbir hesapta görünmüyor.

Ve insan ister istemez şunu soruyor:

Bu hikâyeyi sadece izleyip geçmek mümkün mü?