İstanbul sokaklarında sinema telaşı var. Film gösterimleri, paneller, gelen yabancı konukların master class’ları arasında 45. İstanbul Film Festivali’nde iki belgesel izledim. İkisi de farklı coğrafyalarda geçiyor ama aynı şeyi anlatıyor. Birinde Elbistan var. Diğerinde Sinop. Ama aslında ikisi de aynı yer.
Elbistan’da bir ova var. Bir zamanlar tarımın, suyun, hayatın olduğu bir ova. Bugün ise aynı yerde başka bir şey var: birikmiş bir yıkım.
İlkay Nişancı’nın Yavaş Ölüm belgeseli tam da buradan bakıyor. Ama bir felaketi anlatmak için değil. Bir sistemi göstermek için. Nişancı’nın sineması yeni değil bu meseleye. Yıllardır ekoloji ile ekonomi arasındaki gerilimi takip eden bir yönetmen. Eko Eko Eko serisiyle Anadolu’nun farklı yerlerinde aynı hikâyenin izini sürüyor.
Zamanın Kıyısında Sınav ise 6 Şubat depremleri sonrası Hatay'da enkazlar arasında üniversite sınavına hazırlanan gençlerin ve öğretmenlerin hikayesine odaklanıyordu.
Yavaş Ölüm ise o hattın en sert noktası. Belgeselde gördüğümüz şey bir santral değil. Bir zincir. Kömür çıkarılıyor. Ovanın suyu çekiliyor. Toprak değişiyor. Kömür taşınıyor. Yakılıyor. Ve sonra geri dönüyor; kül olarak, zehir olarak, hastalık olarak.
Belgeselin anlatıcısı Aslı Odman’ın söylediği cümle bu yüzden bu kadar net: “Bu sadece bir santral değil, üretimle yıkımın aynı anda işlediği bir sistem.” Bu cümleyi duyduğun an değil, sonra hatırladığında sarsılıyorsun. Çünkü o sistemin dışında değilsin.
Elbistan’da ölümün bir biçimi var. Hızlı değil. Görünür değil. Ama sürekli. Her hanede bir ölüm. Kanser. Kalp krizi. Beyin kanaması.
Ve en sarsıcı olan şu: bunun artık normalleşmiş olması. Belgeselde bir ses yükseliyor: “Bu kül 40 yıldır yağıyor, şimdi mi geldiniz?” Bu cümle sadece bir serzeniş değil. Bir teşhis. Çünkü mesele sadece orada olan değil. Bizim görmemeyi seçtiğimiz.
Bir başka belgesel Salih Tuncer Singin'in yönettiği Hızır7Gün. Bu kez Sinop Ayancık’tayız. Ama hikâye değişmiyor. Balık çiftlikleri kurulmak isteniyor. Taş ocakları açılıyor. Deniz kirleniyor. Kıyı parçalanıyor. Ve yine aynı kelimelerle başlıyor her şey: “kalkınma”, “yatırım”, “üretim”.
Ama her seferinde bir şey eksiliyor. Bir yer. Bir yaşam. Bir gelecek.
Bu iki film yan yana durunca, artık mesele Elbistan ya da Sinop olmaktan çıkıyor. Bir model ortaya çıkıyor. Bir yer seçiliyor. Orası gözden çıkarılıyor. Orada olanlar görünmez kılınıyor. Biz de rahatlıyoruz. Çünkü bize hep şu söyleniyor: “Bu sadece orada oluyor.”
Oysa olmuyor. Elbistan’daki enerji buraya geliyor. Sinop’taki müdahale yarının başka bir kıyısına hazırlanıyor.
İlkay Nişancı ve Salih Tuncer Singin'in sineması tam da bunu yapıyor: görmediğimizi göstermek değil, parça parça gördüğümüzü birleştirmek. Çünkü biz zaten biliyoruz. Ama bütününü görmüyoruz.