Ay yıldızlı bayrağa sarılı tabutu Mehmetçiğin omuzlarında; duaya el açmış imama eşlik eden subaylar ve sosyalistler... Yine aynı şeyi söylemiştir kim bilir: “Gayet açık!”

Prof. Yalçın Küçük, görüşlerine “en yakın” olanlardan onu yalnızca kısa internet videolarıyla tanıyan kuşaklara kadar, neredeyse herkesin zihninde “ilginç bir adam” hissi uyandırıyordu.

Okurları, ne yapmaya çalıştığına dair “izleyicilere” kıyasla fikir sahibiydi.

Neyi neden yaptığını, stratejisini-taktiğini, açık açık yazıyordu: Herhalde bu sebeple de en çok kullandığı sözcüklerden biri “gayet açık” idi…

“En büyük işimiz yazmaktır. Yazmak da görselin rakibidir” sözleriyle TV’ye çıkmayı eleştiriyordu, “görselliğin ve görmenin, anlamanın engeli olduğunu düşünüyorum” diyordu ama kırmızı kaşkolu ve kalpağıyla TV’lerin de aranan konuğuydu.

“Brechtyen dönemim” dediği dönemini şöyle tanımlamıştı:

“Brecht, kitlelerin çok heyecanlı olduğunu düşündüğü zaman heyecanı dışarıya atan bir tiyatro dili geliştirdi. Ben de bu amaçla yazılarıma çok büyük bir ilgi uyandırmak istedim, uyandırdım da… Şimdi ona ihtiyacım yok. Şimdi okurun düşünmesine, aklına ve yöntemine yöneliyorum.”

* * *

Alev Alatlı ile katıldığı ünlü “Aydın” tartışmasının sonlarına doğru kendisi hakkında şunları söylüyordu:

“Bir yığın insanı kırıyorum. Çok da saf bir yanım var onların bana kızmayacağını sanıyorum...”

Görüşlerini öyle bir “Brechtyen” heyecanla dışavuruyordu ki attığı taşlar bazen en yakınlarına isabet edebiliyordu, bundan da sakınmıyordu…

Edebiyatçıları ve eserlerini öyle bir eleştiriyordu ki Alev Alatlı, edebiyat ve romanın insanlık için neden gerekli olduğunu Yalçın Hoca’ya anlatmak zorunda hissediyordu.

Oysa başka bir yerde, “roman okumaktan edindiğim o engin ve çok değerli birikimi hiç bırakmıyorum” demişti.

Bu gibi çıkışları kendisinde “çelişki” arayanlara büyük kolaylık sağlıyordu ama Hoca’nın pek de umrunda olmadığını görüyordunuz.

İlgiyi üzerine çekiyor, merak edenler için tüm yanıtları kitaplarına bırakıyordu.

* * *

Tam da burada, başıma gelen bir olayı aktarabilirim:

Yalçın Küçük’ün “Tenkit” kitabı yeni yayımlanmıştı. Kitapta geçen Nâzım-Vera ilişkisine dair bölümü o dönem Odatv’de haberleştirdik.

Hürriyet’ten İzzet Çapa, Cumhuriyet’ten Metin Celal, YKY’nın Nâzım Hikmet editörü Melih Güneş yayımladığımız haber nedeniyle bize ve Yalçın Küçük’e demediklerini bırakmadılar. Nâzım Hikmet düşmanı bile ilan edildik.

Oysa Yalçın Küçük’ün dile getirdiği iddiaların kaynağı Nâzım’ın yakın dostları Zekeriya ve Sabiha Sertel, Ekber Babayef ve bizzat Vera Tulyakova’nın kitaplarıydı.

Yalçın Küçük Tenkit’te, Vera Tulyakova’nın “Nâzım’la” kitabını kastederek, “Acaba bu kitabı benden önce alıp okuyan oldu mu sorusundan kurtulamadım” diyordu.

Onca lafı yedik, sonrasında iddiaların kaynaklarını yazdık, ortalık sus-pus oldu. Yalçın Küçük’ün dile getirdiği iddiaların kaynağı olan kitaplar meğer kendini çok “Nâzımsever” ve “Nâzımolog” sayan yazarlarımız tarafından dahi okunmamıştı…

* * *

2002 yılında Enis Batur’la yaptığı söyleşide şöyle diyordu:

“Babaannem bir gün bana, ‘çalışkan oğlum, şahbaz oğlum, gel gidelim dedenin mezarını temizleyelim’ demişti. Ben de gitmiştim. Mezar, çamların arasından Akdeniz'i görüyordu. Sonradan, ‘annemle babamı da oraya götüreceğim’ dedim. İç Asya'dan geldiler, Akdeniz'i görsünler istedim. Herkes, ‘ölü adam nasıl görür’ diye çok şaşırdı. Ben göreceklerine inandım.”

“Ölü adamın” görebileceğine inanıyordu…

Ay yıldızlı bayrağa sarılı tabutu Mehmetçiğin omuzlarında; duaya el açmış imama eşlik eden subaylar ve sosyalistler... Yine aynı şeyi söylemiştir kim bilir: “Gayet açık!”

Türk milletinin başı sağ olsun.

Sinan Acıoğlu
babaocagi.com.tr