Uluslararası sistem, Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana belki de en kapsamlı güvenlik dönüşümünü yaşamaktadır. Devletler artık yalnızca sınırlarını korumaya değil; aynı zamanda siber saldırılara karşı direnç geliştirmeye, yapay zekâyı savunma sistemlerine entegre etmeye, kritik altyapılarını korumaya ve bilgi savaşlarına karşı toplumlarını hazırlamaya çalışmaktadır. Bugünün dünyasında güvenlik yalnızca asker sayısıyla ya da sahip olunan silahlarla ölçülmemektedir. Teknolojik kapasite, savunma sanayiindeki üretim gücü, veri yönetimi, enerji güvenliği ve ittifak ilişkileri de en az konvansiyonel askerî güç kadar belirleyici hâle gelmiştir.

Tam da bu nedenle NATO’nun güvenlik anlayışı da önemli bir dönüşüm geçirmektedir. Son dönemde sıklıkla dile getirilen “NATO 3.0” kavramı, ittifakın değişen uluslararası sisteme uyum sağlama çabasını ifade etmektedir.

NATO 1.0, Soğuk Savaş boyunca Sovyet tehdidine karşı oluşturulan kolektif caydırıcılık modelini temsil ediyordu. NATO 2.0 ise Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından Balkanlar, Afganistan ve terörle mücadele operasyonlarıyla şekillenen daha müdahaleci bir dönemi ifade etti. Bugün konuşulan NATO 3.0 ise ittifakın yeniden büyük güç rekabetine odaklandığı; savunma üretiminin, yük paylaşımının ve teknolojik üstünlüğün ön plana çıktığı yeni güvenlik anlayışını temsil etmektedir. Avrupa ülkelerinin savunma harcamalarını artırması, ABD’nin ise dikkatini giderek Hint-Pasifik bölgesine ve Çin’in yükselişine yöneltmesi bu dönüşümün en belirgin göstergeleri arasında yer almaktadır.

Dolayısıyla NATO 3.0 yalnızca askerî bir kavram değildir. Aynı zamanda ittifak içerisindeki güç dağılımının, sorumluluk paylaşımının ve güvenlik anlayışının yeniden tanımlandığı yeni bir dönemin adıdır.

Bu dönüşümün en önemli yansımalarından biri ise Ankara’da düzenlenen NATO’nun 36. Liderler Zirvesi olmuştur. BBC’nin aktardığına göre 32 NATO üyesi ülkenin liderinin Ankara’da bir araya gelmesi, Türkiye’nin yalnızca jeopolitik konumu nedeniyle değil; diplomatik kapasitesi, savunma sanayiindeki gelişimi ve bölgesel krizlerde üstlendiği rol nedeniyle de ittifak içerisinde daha görünür bir aktör hâline geldiğini göstermektedir.

Zirvede NATO’nun 5. maddesine yapılan güçlü vurgu dikkat çekmiştir. Müttefikler kolektif savunmaya yönelik bağlılıklarını yinelerken, bu durum NATO’nun değişen güvenlik ortamında caydırıcılığı yeniden merkezine aldığını ortaya koymuştur. Ancak günümüzde caydırıcılık yalnızca tanklar, savaş uçakları veya asker sayısıyla açıklanabilecek bir kavram değildir. Siber güvenlik, hava savunma sistemleri, yapay zekâ, elektronik harp, füze teknolojileri ve savunma sanayiindeki üretim kapasitesi de bu denklemin ayrılmaz parçaları hâline gelmiştir.

Zirvede savunma harcamalarının artırılması, ortak tedarik mekanizmalarının güçlendirilmesi ve savunma sanayiinde üretim kapasitesinin yükseltilmesi ön plana çıkan başlıklar arasında yer almıştır. NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin ortak güvenliği “bir takım oyunu” olarak tanımlaması ve müttefiklerin birlikte hareket etmesi gerektiğini vurgulaması, yeni dönemde ittifakın yalnızca askerî güçten değil; koordinasyon, ortak üretim ve ortak iradeden beslendiğini göstermektedir. Rutte’nin savunma harcamalarının artırılması ve ortak satın alımların hızlandırılması yönündeki çağrısı da NATO’nun savunma sanayiine verdiği önemin altını çizmektedir.

Bu noktada Türkiye’nin konumu ayrıca önem kazanmaktadır. Son yıllarda yerli ve millî savunma sanayiinde kaydedilen ilerleme, Türkiye’nin NATO içerisindeki stratejik ağırlığını artırmıştır. İnsansız hava araçları, elektronik harp sistemleri, mühimmat teknolojileri, deniz platformları ve savunma sanayii ihracatı, Türkiye’yi yalnızca kendi güvenliğini sağlayan bir ülke olmaktan çıkarıp güvenlik üreten bir aktöre dönüştürmektedir.

Özellikle deniz platformları üretiminde ulaşılan kapasite, Türkiye’nin ittifak içerisindeki katkısını güçlendirmektedir. Bu gelişmeler yalnızca askerî açıdan değil, diplomatik açıdan da önem taşımaktadır. Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler’in de ifade ettiği üzere yerli ve millî savunma sanayiindeki ilerleme, Türkiye’nin dış politikadaki pazarlık gücünü artırmaktadır. Savunma sanayii ihracatının özellikle Avrupa ile hız kazanması ve ASELSAN başta olmak üzere Türk savunma şirketlerinin ulaştığı teknoloji seviyesi, Türkiye’nin artık yalnızca savunma ürünü satın alan değil; savunma teknolojisi geliştiren ve ihraç eden ülkeler arasında yer aldığını göstermektedir.

Savunma sanayiinin geldiği bu nokta, yeni savaş anlayışını da değiştirmektedir. Yapay zekânın savunma sistemlerine entegrasyonu, otonom sistemlerin geliştirilmesi ve siber güvenlik altyapılarının güçlendirilmesi artık stratejik zorunluluk hâline gelmiştir. Günümüz savaşları yalnızca cephede yürütülmemektedir. Veri merkezlerinde, iletişim ağlarında, sosyal medya platformlarında, ekonomik yaptırımlarda ve diplomatik masalarda da mücadele devam etmektedir. Bu nedenle teknolojik kapasite, klasik askerî güç kadar belirleyici hâle gelmiştir.

Ankara Zirvesi’nde Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin NATO’dan hava savunma sistemleri talep etmesi de bu dönüşümün en somut örneklerinden biri olmuştur. Günümüz savaşlarında hava savunması, füze sistemleri, insansız hava araçları, uzay destekli gözetleme teknolojileri ve erken uyarı sistemleri, klasik kara orduları kadar önemli bir rol üstlenmektedir.

Zirvede Pasifik’ten gelen liderlerin ve ortak ülkelerin de temsil edilmesi, NATO’nun artık yalnızca Atlantik güvenliğiyle sınırlı bir yapı olmadığını göstermektedir. Çin’in yükselişi, Hint-Pasifik rekabeti, Rusya-Ukrayna Savaşı, İran kaynaklı gerilimler ve Orta Doğu’daki kırılganlıklar, NATO’nun güvenlik gündemini küresel ölçekte yeniden şekillendirmektedir. Bu nedenle NATO’nun bugünkü gündemi, Avrupa kıtasının savunmasının çok ötesine taşınmış durumdadır.

Bu küresel güvenlik gündeminin en dikkat çekici başlıklarından biri ise İran olmuştur. İran ile doğrudan ve geniş çaplı bir konvansiyonel savaş ihtimali, bölgesel ve küresel maliyetleri nedeniyle hâlâ düşük görünse de bu durum tehdidin ortadan kalktığı anlamına gelmemektedir.

ABD Başkanı Donald Trump’ın Ankara Zirvesi sırasında yaptığı açıklamalar bu açıdan dikkat çekicidir. Trump, İran’la yürütülen mutabakatın artık sona erdiğini belirterek “Benim için bitti.” ifadelerini kullanmış, İran yönetimini kendi halkını öldüren bir devlet olarak nitelendirmiştir. İran’ın uygulamalarını “hırsızlık” ve “barbarlık” olarak tanımlayan Trump, böyle bir yönetimle artık çalışmak istemediğini söylemiştir.

Bu açıklamalar yalnızca diplomatik söylem düzeyinde kalmamıştır. Mutabakatın sona erdiğinin açıklanmasının ardından İran’a yönelik yeni askerî saldırılar gerçekleştirilmiş, ABD’nin İran’daki çeşitli hedeflere hava saldırıları düzenlediği açıklanmıştır. Trump da İran’ın bir önceki gece sert biçimde vurulduğunu ifade etmiştir.

T24’e göre İran basını, ABD saldırılarının ardından Sistan ve Beluçistan, Buşehr ve Hürmüzgan eyaletlerinde patlama sesleri duyulduğunu aktarmıştır. Bu gelişmeler, İran merkezli gerilimin yalnızca diplomatik açıklamalarla sınırlı olmadığını; askerî hareketlilik, enerji güvenliği, vekil aktörler, siber tehditler ve bölgesel istikrarsızlıklarla birlikte değerlendirilmesi gerektiğini göstermektedir.

Lider Diplomasisi ve Değişen İlişkiler

Ankara Zirvesi yalnızca alınan kararlarla değil, liderler arasındaki diplomatik temaslarla da dikkat çekmiştir. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile ABD Başkanı Donald Trump arasında gerçekleşen görüşme, zirvenin en çok konuşulan başlıklarından biri olmuştur. CNN Türk’te yapılan değerlendirmelerde görüşmenin sıcak ve samimi bir atmosferde geçtiği, Biden döneminde daha mesafeli ilerleyen ilişkilerin Trump döneminde kişisel diplomasi ekseninde yeniden ivme kazandığı ifade edilmiştir.

Uluslararası ilişkiler literatüründe devletlerin çıkarlarının kalıcı olduğu kabul edilir. Ancak liderlerin kurduğu kişisel iletişim, karşılıklı güven algısı ve diplomatik üslup, bu çıkarların nasıl hayata geçirileceğini doğrudan etkileyebilmektedir. Ankara’da verilen görüntüler de lider diplomasisinin uluslararası siyasette hâlâ önemli bir unsur olduğunu göstermektedir.

F-35 Tartışmaları ve Bölgesel Güç Dengeleri

Zirvenin öne çıkan başlıklarından biri de Türkiye’nin F-35 programına yeniden dönüş ihtimali olmuştur. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konuya ilişkin “Bizi izlemeye devam edin.” açıklaması, yalnızca teknik bir savunma projesine ilişkin değerlendirme olarak değil, Türkiye’nin NATO içerisindeki stratejik konumuna ve pazarlık gücüne yönelik sembolik bir mesaj olarak da okunabilir.

F-35 meselesi bugün yalnızca bir savaş uçağı programı değildir. Aynı zamanda NATO içerisindeki güven, teknoloji paylaşımı ve ittifak ilişkilerinin geleceğine ilişkin önemli göstergelerden biridir.

Nitekim İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun Türkiye’nin F-35 gibi ileri teknoloji silah sistemlerine sahip olmasından duyduğu rahatsızlığı dile getirmesi de dikkat çekmiştir. Netanyahu’nun Türkiye’nin bu tür sistemlere sahip olmasının bölgesel dengeleri etkileyebileceğine yönelik değerlendirmeleri, Türkiye’nin savunma kapasitesinin yalnızca NATO içinde değil, Orta Doğu’da da yakından takip edildiğini göstermektedir. Bu durum, Türkiye’nin askerî ve teknolojik kapasitesinin bölgesel aktörler tarafından stratejik bir değişken olarak görüldüğünü ortaya koymaktadır.

Türkiye’nin NATO’daki Çok Boyutlu Rolü

Bugün Türkiye, yalnızca Avrupa’nın doğu kanadını koruyan bir müttefik değildir. Karadeniz güvenliği, Doğu Akdeniz, Orta Doğu ve Kafkasya gibi farklı jeopolitik alanların kesişim noktasında bulunan Türkiye, NATO açısından çok boyutlu bir stratejik değere sahiptir.

Bunun yanında yerli ve millî savunma sanayiinde ulaşılan üretim kapasitesi, Türkiye’nin yalnızca güvenlik tüketen değil; güvenlik üreten ve teknoloji sağlayan bir aktöre dönüşmesini sağlamaktadır. Savunma sanayiindeki gelişmeler, dış politikada Türkiye’nin elini güçlendiren önemli unsurlardan biri hâline gelmiştir.

Füzeler, Fraklar ve Fısıltılar

Uluslararası zirveler çoğu zaman yayımlanan bildirilerle hatırlanır. Ancak bazen diplomasi tarihine geçen ayrıntılar, toplantı salonlarından çok kulislerde, sembolik jestlerde ve objektiflere yansıyan karelerde saklıdır. Ankara’daki NATO Zirvesi de bu yönüyle hafızalarda yer edecek pek çok ayrıntıya sahne olmuştur.

Bunların başında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın zirveye katılan liderlere verdiği özel hediyeler gelmektedir. T24’ün aktardığına göre Erdoğan, liderlere isimlerinin tek tek işlendiği, Makine ve Kimya Endüstrisi (MKE) üretimi Gümüşay .357 Magnum revolver tabanca ile altı adet gerçek mermiden oluşan özel bir set hediye etmiştir. Ahşap kutular içerisinde sunulan hediyelerde Türkiye Cumhuriyeti bayrağı ile NATO logosuna da yer verilmiştir.

Bu hediye yalnızca diplomatik bir nezaket göstergesi olarak değerlendirilmemelidir. Türkiye’nin savunma sanayiinde ulaştığı üretim kapasitesini uluslararası kamuoyuna sembolik biçimde göstermesi bakımından da dikkat çekici bir mesaj taşımaktadır. Savunma sanayii böylece yalnızca askerî bir kapasite değil, aynı zamanda diplomatik iletişimin de önemli araçlarından biri hâline gelmiştir.

Litvanya Cumhurbaşkanı Gitanas Nausėda’nın sosyal medya hesabından paylaştığı fotoğraflar, hediyelerin kısa sürede dünya basınının gündemine taşınmasını sağlamıştır. Macaristan Başbakanı Péter Magyar da ismine özel hazırlanan revolveri paylaşarak bunu “alışılmadık bir diplomatik hediye” olarak değerlendirmiştir.

Ancak hediyeler kadar liderlerin verdikleri tepkiler de dikkat çekmiştir. İngiltere Başbakanı Keir Starmer, ülkesindeki silah mevzuatı nedeniyle revolveri beraberinde götürememiştir. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, silahın etkisiz hâle getirildikten sonra askerî bir müzeye bağışlanacağını açıklamıştır. Belçika Başbakanı Bart De Wever, ülkesine döndüğünde revolveri havaalanı polisine teslim ederken; Hollanda ve Almanya ise hediyeleri resmî devlet envanterine alarak kendi hukuk sistemleri çerçevesinde gerekli işlemleri uygulamayı tercih etmiştir. Kanada Başbakanı Mark Carney ise Türkiye’ye getirdiği akçaağaç şurubunun Erdoğan’ın hediyesinin gölgesinde kaldığını esprili bir ifadeyle dile getirmiştir.

Liderlerin bu farklı yaklaşımları, diplomatik hediyelerin yalnızca nezaket göstergesi olmadığını; aynı zamanda ülkelerin hukuk sistemlerini, güvenlik anlayışlarını ve siyasi kültürlerini de yansıttığını göstermektedir.

Zirvenin dikkat çeken bir diğer ayrıntısı ise Çekya heyetinde yaşanan siyasi kriz olmuştur. Cumhurbaşkanı Petr Pavel ile Başbakan Andrej Babiš arasında zirve heyetine katılım konusunda yaşanan anlaşmazlık uzun süre Polonya medyasında tartışılmış, Pavel’in mahkeme kararıyla heyete dâhil olabilmesi uluslararası basında geniş yer bulmuştur. İki liderin NATO aile fotoğrafında birbirlerinden olabilecek en uzak noktalarda yer almaları ve Türkiye’ye iki ayrı devlet uçağıyla gelmeleri zirvenin en dikkat çekici kulis ayrıntılarından biri olmuştur.

Ancak Ankara Zirvesi yalnızca güvenlik ve diplomasi gündemiyle sınırlı kalmamıştır. Türkiye, zirveyi aynı zamanda kültürel diplomasinin önemli bir vitrini olarak değerlendirmiştir.

Lider eşleri için düzenlenen kültürel program kapsamında Anadolu’nun farklı bölgelerinden ilham alan, geleneksel dokuma sanatlarını modern tasarımlarla buluşturan özel bir moda defilesi gerçekleştirilmiştir. Böylece Türkiye’nin tekstil kültürü ve el sanatları uluslararası konuklara tanıtılmıştır.

Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde düzenlenen gala yemeğinin menüsü ise iki Michelin yıldızlı Türk şef Fatih Tutak tarafından hazırlanmıştır. Menüde taş fırın pide, Trabzon tereyağı ve Hizan karakovan balından Kayseri mantısına; Urla sakız enginarı eşliğinde deniz levreğinden firik pilavıyla servis edilen ağır ateşte pişmiş dana kaburgaya kadar Türkiye’nin farklı bölgelerini temsil eden lezzetler yer almıştır. Tatlı bölümünde ise Sütlü Nuriye, Antep fıstığı köpüğü, Maraş dondurması ve bergamot tatlısı servis edilmiştir.

Kültürel programın en dikkat çeken etkinliklerinden biri de Ajda Pekkan konseri olmuştur. Yabancı konuklar ve lider eşleri için hazırlanan özel repertuvar, Türkiye’nin kültürel mirasını uluslararası misafirlere tanıtmayı amaçlayan yumuşak güç unsurlarından biri olarak öne çıkmıştır.

Tüm bu ayrıntılar, Ankara Zirvesi’nin yalnızca güvenlik politikalarının konuşulduğu bir toplantı olmadığını; aynı zamanda savunma diplomasisinin, kültürel diplomasinin ve sembolik iletişimin birlikte yürütüldüğü çok katmanlı bir organizasyon olduğunu göstermektedir.

Sonuç

Ankara’da gerçekleştirilen NATO’nun 36. Liderler Zirvesi, yalnızca yeni güvenlik tehditlerinin tartışıldığı bir toplantı değil; aynı zamanda uluslararası sistemin geçirdiği dönüşümün de önemli bir göstergesi olmuştur.

Kolektif savunmaya yapılan vurgu, NATO 3.0 tartışmaları, savunma sanayiine verilen önem, yapay zekâ ve siber güvenlik yatırımları, Ukrayna’nın hava savunması talepleri, İran’da yükselen gerilim, F-35 tartışmaları ve lider diplomasisi; güvenliğin artık yalnızca askerî güçten ibaret olmadığını açıkça ortaya koymaktadır.

Türkiye ise bu yeni dönemde yalnızca coğrafi konumu nedeniyle değil; savunma sanayiindeki üretim kapasitesi, teknolojik gelişimi, diplomatik ağırlığı ve kriz yönetme kabiliyetiyle NATO içerisinde daha görünür bir aktör hâline gelmektedir. Yerli ve millî savunma sanayiindeki ilerleme, Türkiye’nin yalnızca kendi güvenliğini sağlayan değil, müttefiklerinin güvenliğine katkı sunabilen bir ülkeye dönüştüğünü göstermektedir.

Ancak bu konumun sürdürülebilir olması, savunma teknolojilerine, yapay zekâya, siber güvenliğe ve nitelikli insan kaynağına yapılacak yatırımların devam etmesine bağlıdır. Çünkü yeni uluslararası sistemde devletlerin gücü yalnızca sahip oldukları asker sayısıyla değil; ürettikleri teknoloji, kurdukları ittifaklar ve geliştirdikleri stratejik kapasiteyle ölçülmektedir.

Ankara’da verilen en önemli mesaj belki de tam olarak buydu: NATO yalnızca değişmiyor; Türkiye de bu değişimin pasif bir izleyicisi değil, yön vermek isteyen aktörlerinden biri olarak öne çıkıyor.