Latin Amerika’nın kaderi, tarihin hiçbir evresinde Amerika Birleşik Devletleri’nden bağımsız yazılmadı. Monroe Doktrini’yle başlayan “arka bahçe” anlayışı, yıllar içinde darbelerle, örtülü operasyonlarla ve vekil savaşlarla kurumsallaştı. Bugün değişen yalnızca yöntemler; zihniyet hâlâ aynı.

Venezuela bu hikâyenin son durağı. Yıllardır derin bir ekonomik ve toplumsal krizin içinde yaşayan Venezuela halkı, ideolojik tartışmaların çok ötesinde bir noktada duruyor. Hiperenflasyon, gıda ve ilaç kıtlığı, kitlesel göç ve güvencesizlik artık sıradan. İnsanlar ne büyük laflar duymak istiyor ne de kurtarıcı rolüne soyunan yabancı güçler görmek. İstedikleri şey basit: yaşayabilmek.

Bu tabloda Nicolas Maduro, Hugo Chávez’den devraldığı Bolivarcı mirası sürdürdüğünü iddia ediyor. Egemenlik vurgusu, ABD karşıtlığı ve sosyalist söylem, rejimin temel dayanakları. Ancak pratikte ortaya çıkan tablo; kurumsal çöküş, yaygın yolsuzluk, baskı ve demokratik alanın daralması. Egemenlik söylemi, boş tencereleri doldurmuyor.

Peki Donald Trump ne istiyor? Demokrasi mi? İnsan hakları mı? Elbette hayır. Trump’ın Venezuela dosyasındaki hesabı son derece yalın: kontrol, kaynak ve itaat. Venezuela petrolünün yeniden ABD etki alanına girmesi, Çin ve Rusya’nın Latin Amerika’daki nüfuzunun kırılması ve “direnen” bir rejimin tasfiye edilmesi.

Trump’ın dünyasında kurallar yok. Uluslararası hukuk yok. Kurumlar yok. Onun siyaseti bir kovboy refleksi üzerine kurulu. Sürekli tehdit eden, askeri seçeneği masada tutan ama hiçbir zaman sorumluluk almayan bir tarz. “Deli adam” teorisi diye adlandırılan bu yaklaşımda öngörülemezlik bir zaaf değil, bilerek kullanılan bir araç.

Bu yüzden Maduro’nun meşruiyeti bir kalemde silindi, yerine muhalif figür Juan Guaido “geçici başkan” ilan edildi. Ardından yaptırımlar geldi. Washington, yaptırımların rejimi hedef aldığını söyledi. Gerçekte olan ise çok tanıdık: rejim ayakta kaldı, bedeli halk ödedi.

Tam da bu noktada, dünya kamuoyunun ve hukuk çevrelerinin verdiği tepkiler, yaşananların yalnızca bir “iç siyaset meselesi” olmadığını açıkça ortaya koyuyor.

France 24’ün aktardığı üzere; Brezilya ve Kolombiya yönetimleri ABD hamlesini Venezuela’nın egemenliğine açık bir saldırı olarak nitelendirdi. Rusya Dışişleri Bakanlığı, bunun bir “silahlı saldırı” olduğunu ilan etti. İspanya ve Avrupa Birliği ise gerilimin düşürülmesi çağrısı yaparak Birleşmiş Milletler Şartı’na atıfta bulundu. AB’nin dış politika şefi Kaja Kallas, uluslararası hukukun ve BM kurallarının açıkça ihlal edildiğini vurguladı. İran da benzer şekilde egemenlik ilkesinin çiğnendiğini ilan etti.

Türkiye’de ise en net ve hukuki çerçevesi en sağlam tepki İstanbul Barosu’ndan geldi. Baro, yapılan saldırının Birleşmiş Milletler Şartı’nın birinci maddesinde yer alan uluslararası barış ve güvenlik ilkesine açıkça aykırı olduğunu, bunun bir dış müdahale niteliği taşıdığını ilan etti. Bu açıklama, devletlerin suskunlaştığı bir ortamda hukukun hâlâ konuşabildiğini gösteren nadir örneklerden biriydi.

Venezuela meselesi, bu yönüyle daha büyük bir çöküşün aynası. Uluslararası düzen çözülüyor. Kurallar, kurumlar ve hukuk, büyük güçlerin keyfî hamleleri karşısında etkisizleşiyor. Güce dayalı bir dünya inşa ediliyor.

Bu tabloda Türkiye’nin sessizliği ise dikkat çekici. Recep Tayyip Erdoğan, 15 Temmuz gecesi Maduro’dan destek telefonu alan liderdi. Maduro’ya “kardeşim” diyen Erdoğan, bugün Venezuela’ya yönelik müdahaleler karşısında suskun. Bu sessizliğe en açık itiraz Özgür Özel’den geliyor. Özel, Erdoğan’a şu soruyu soruyor: Demokrasi adına savunduğun Maduro’ya bugün neden susuyorsun? Dünya düzeni çiğnenirken neden Trump’ın safında duruyorsun?

Cevap zor değil. Kuralsız bir dünyada herkes güce göre pozisyon alıyor.

Ama asıl soru şu: Gücün hukukun yerine geçtiği bir dünyada kim güvende? Bugün Venezuela’ya yapılanlar, yarın başka bir coğrafyada tekrarlanmayacağının garantisi var mı?

Kuralların olmadığı yerde adalet olmaz.
Adaletin olmadığı yerde korku dolaşır.
Ve korkunun dolaştığı bir dünyada, herkes sıradadır.