"Eğrilik" bir avantaja, "doğruluk" ise neredeyse bir külfete ve kabahate dönüşmüş durumda... Bu "imtihan" da hepimize yeter...
İçişleri Bakan Yardımcısı Bülent Turan'ın, Yeni Şafak'ta yayımlanan "Çizgimiz kalemizdir" başlıklı eleştirel makalesi son günlerin dikkat çeken ve tartışılan yazılarından biri oldu.
Bülent Turan, muhasebesinde Yunus Emre'ye atıf yaparak şöyle sordu:
"Dergâha hep doğru odunları seçip getiren Yunus Emre’nin 'Taptuk’un kapısına eğri odun yakışmaz' dediği gibi, Milletin Evi olan AK Parti’ye eğrileri, yanlışları sokmamak da bizim hassasiyetimiz olmalı değil mi?"
* * *
Peki Yunus Emre ile ilgili anlatılagelen bu "eğri odun" kıssasının aslı nedir?
Yunus, gerçekten de "Taptuk’un kapısına eğri odun yakışmaz" dedi mi?
Haşa, "obsesyon" da olmayacağına göre, "Nedir efendim bu 'doğru odun' merakı?" diye sorular olabilir.
* * *
"Tapduk Dergâhı" denilince aklınıza son yıllarda türeyen vakıf veya dernek görünümlü garip bir yapı gelmesin, 13. yüzyıldan söz ediyoruz...
Yunus Emre'nin şeyhi Tapduk Emre, dönemin birçok dervişi gibi çiftçilikle uğraşıyordu. Şeyhi Barak Baba gibi o da bir Türkmen babasıydı.
Barak Baba bir "Haydarî" dervişiydi.

Yersiz yurtsuz ve gezgin olan Haydarî dervişleri kulaklarına, boyunlarına, ayaklarına demir halkalar takıyor, sırtlarında keçeden yapılmış bir abâ ile yalınayak dolaşıyorlardı. Bıyıklarını kesmiyor ama sakal da bırakmıyorlardı. Sarık yerine başlarında keçe külâh vardı.
Özcesi, Haydarî ve Kalenderiler bugün gözümüzde canlanan dervişlere neredeyse hiç benzemiyorlardı.
“Dervişlik olaydı taç ile hırka,
Biz dahi alırdık otuza kırka”
Yunus Emre
Aziz Mahmud Hüdayi'nin "Vakıat" adlı eserine göre Tapduk Emre altı telli saz çalıyordu. Yunus Emre, Tapduk dergâhında 30 yıl hizmet etti.
* * *
Gelelim "eğri odun" meselesinin aslına:
Mutasavvıf Şemseddin Yeşil, "eğri odun" kıssasını şöyle anlatıyordu:
Kara kış bir gün, Tapduk Emre, "Yunus, bize odun kes getir!" diyor. Yunus şeyhinden vazifeyi alıp odun kesmeye dağa gidiyor. Merkebe yükleyip getiriyor yakacakları, yığıyor haneye...
Yunus'un getirdiği odunları sobaya dizen Tapduk Baba'nın hanımının eline budaklı bir odun gelip batıyor. Acısıyla, "ay!" diye bağırıyor. Tapduk Baba, "Ne oldu?" diye soruyor:
- "Yûnus da hep budaklı odun getirmiş..."
Tapduk Baba "çağır onu bana" diyor:
- "Bu kapıdan içeriye eğri büğrü, budaklı odun girmez, doğrusunu kes getir!"
Yunus Emre, "baş üstüne!" diyor ve dağa dönüyor ama hava soğuk, etraf ayaz, elleri de üşümüş, "ilahi efendim!" diye söyleniyor kendi kendine: "Bunun eğrisi de yanar, doğrusu da yanar. Önce getirdiklerim bir yansaydı, sonra dönerdim dağa..."
Odunları kalem gibi muntazam kesiyor Yunus Emre, yüklenip geliyor...
Daha dergâha yaklaşırken Tapduk Baba'nın azarlayan sesini işitiyor, "Yunus! 'Bunun eğrisi de yanar, doğrusu da yanar' dedin, dökme buraya! Nereye götürürsen götür! Almayın içeriye!"
* * *
Görüldüğü gibi Yunus Emre, "Taptuk’un kapısına eğri odun yakışmaz" demiyor tam aksine "eğri de yanar doğru da yanar" dediği için hocasından azar işitiyor.
"Eğri de yanar doğru da" diyerek işi hafife almak ne demek?
"Öyle de olur böyle de olur" demek... Ama "öyle-böyle" olur mu bu işlerde?
Yaptığınız iş el kesiyor, can yakıyorsa, iş hakkıyla yapılmamışsa Tabduk Emre terbiyesi "o iş öyle olmaz" diyor. Eskiler bu sebeple "derviş iş ile pişer", "ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz" diyor.
Şemseddin Yeşil, "eğri odun" kıssasını anlattıktan sonra, "Bu sözlerden maddenin kesâfetinde kalan insan zevk almaz. Bunun kitâbı başka! Bazı insanın kitâbı paranın üzerindeki yazıdır" diyor.
Bir sokak röportajında "Yunus Emre denilince aklınıza ne geliyor?" diye soruluyor. Bir yurttaş, "200 TL" diye cevap veriyor... Paranın üstünde Yunus Emre... Görse ne derdi acaba? İnsan merak ediyor.
* * *
"72 millete bir gözle bakmayan,
Halka müderris olsa, Hakka asidir"
Yunus Emre
Değil 72 millete, içinde soluduğumuz Türk milletine dahi "birlik" değil "ayrılık" fikriyle yaklaşan, "kinimiz dinimizdir" diyen, "sağcılar-solcular", "dindarlar-laikler" diye yıllardır türlü türlü tefrikle halkı "bölen" bir anlayışın bütün iddialarıyla "imtihan" olduğu bir dönemden geçiyoruz.
Eğrilik bir avantaja, doğruluk ise neredeyse bir külfete ve kabahate dönüşmüş durumda...
Bu "imtihan" da hepimize yeter.
Sinan Acıoğlu
babaocagi.com