Kaliforniya’nın Santa Clara kentindeki Levi’s Stadium’da 8 Şubat 2026 gecesi gerçekleşen Super Bowl devre arası şovu yalnızca bir müzik performansı değildi. Porto Rikolu yıldız Bad Bunny ve Lady Gaga’nın sahneye taşıdığı semboller, Amerikan futbolunun en görkemli organizasyonunu kültürel bir alana dönüştürdü.
Yabancı basın performansı “bir halkın hafızasını pop estetiğiyle dünyaya anlatma cesareti” olarak tanımladı. Gerçekten de sahne tasarımı, kostüm seçimleri ve görsel göndermeler bir pop konserinin ötesine geçiyordu. Şeker kamışı tarlaları, sömürgeci tarım tarihine bir atıf; jíbaro figürleri ve pava şapkaları, aşağılanan köylü kimliğinin direnişe dönüşümüydü. Boş plastik sandalyeler, göç eden kuşaklara; patlayan elektrik direkleri, Maria Kasırgası sonrası bitmeyen enerji krizine gönderme yapıyordu. Lady Gaga’nın göğsündeki Flor de Maga broşu adanın ulusal çiçeğini temsil ederken, Bad Bunny’nin dalgalandırdığı açık mavi bayrak 1895 bağımsızlık hareketine selam gönderiyordu.
Kısacası, milyonların izlediği sahne bir eğlence programı değil; Porto Riko’nun tarihine açılan görsel bir denemeydi.
Peki bizde böyle bir sahne mümkün mü?
Diyelim ki Türkiye’de bir müzisyen Anadolu’nun çok kültürlü hafızasını sahiplenen bir sanatçı, sahnesine bu coğrafyanın tüm halklarının motiflerini, müziklerini, sembollerini taşısa… Ermeni ezgisi, Kürt dengbêj geleneği, Rum ağıtları, Alevi deyişleri, Karadeniz kemençesi aynı sahnede buluşsa… O konseri nasıl konuşurduk?
Yurtdışında alkışladığımız o kültürel cesaret, burada neden hızla “sosyal linç” başlığına dönüşüyor?
Son dönemde yaşananlar sorunun cevabını veriyor. Boğaziçi Üniversitesi’nde öğrenci kulüplerinin odaları gece yarısı polis eşliğinde boşaltılıyor. Buna karşı çıkan öğrenciler biber gazıyla dağıtılıyor. Öğrenciler “Kulüp odalarımız ait oldukları yerlere geri getirilmelidir” derken, mesele sadece birkaç oda değil; üniversite yaşamının ve örgütlü kültürel alanın daraltılması.
Boğaziçi Üniversitesi’nde kulüpler yalnızca hobi alanı değil; Türkiye’nin kültür, sanat, akademi ve kamusal hayatına yön veren pek çok ismin yetiştiği alanlar oldu. Özellikle Müzik Kulübü (BÜMK), Güzel Sanatlar Kulübü (GSK), spor kulüpleri ve tartışma toplulukları, onlarca yıldır güçlü bir üretim geleneği oluşturdu; Kardeş Türküler, Can Bonomo, Gaye Su Akyol ve Kaan Tangöze ise bu birikimin yalnızca birkaç örneği.
Aynı gün, Beşiktaş Kaymakamlığı, Slaughter to Prevail ve Behemoth gruplarının Zorlu PSM’de gerçekleştireceği konserleri “toplumsal değerlerle bağdaşmadığı yönünde birçok kesimden tepki gelmesi” gerekçesiyle yasakladı. Karar yalnızca iki konseri değil, belirli saat aralığında tüm etkinlikleri kapsayacak şekilde genişletildi. Gerekçe tanıdık: Tepki var, o hâlde yasak var.
Ancak burada temel bir soru eksik kaldı:
“O birçok kesim” kim? Türkiye nüfusunun yüzde kaçı? Bu konserlere bilet alan, aylar öncesinden plan yapan, müziği için gelecek olan binlerce kişi hangi istatistiğin içinde?
Kamuoyuna yansıyan herhangi bir araştırma ya da oran yok. Kaç kişinin şikâyet ettiği bilinmiyor. Kaç kişinin konsere gitmek istediği ise bilet satışlarından az çok tahmin edilebiliyor. Yasak kararında tepkinin büyüklüğüne dair veri yok; yalnızca yoruma açık bir ifade var.
Yasak sonrası Slaughter to Prevail’in vokalisti Alex Terrible kısa bir video yayımlayarak suçlamaları reddetti. “Şeytani propaganda yaptığımız iddiaları doğru değil. Ben Tanrı’ya inanıyorum. Gitaristimiz sahnede Ortodoks haçı taşıyor. Türkiye Cumhuriyeti hükümetine karşı yapabileceğimiz bir şey yok” ifadelerini kullandı. Bir sanatçının sahneye çıkamamasının ardından inancını açıklamak zorunda kalması, sanatın nasıl bir savunma pozisyonuna itildiğini de gösteriyor.
Sanat artık estetik bir tartışma alanı olmaktan çıkıp güvenlik kategorisine sıkıştırılıyor. Oysa sanatın görevi zaten huzuru bozmak, konforu sarsmak değil midir?
Modern demokrasilerde “rahatsızlık” ölçülebilir bir kategori değildir. Bir etkinliğin bir kesimi rahatsız etmesi, onu otomatik olarak yasaklanabilir kılmaz. Çünkü aynı anda başka bir kesim için o etkinlik kültürel ifade özgürlüğünün parçasıdır.
Amerikan futbolunun en üst düzey lig şampiyonluğunu belirleyen tek maçlık final olan Super Bowl sahnesinde Porto Riko’nun sömürge geçmişine gönderme yapmak “kültürel zenginlik” olarak alkışlanıyor. Türkiye’de ise sahneye tarihsel ya da politik bir referans taşımak hızla “provokasyon” etiketiyle karşılaşabiliyor.
İktidarın kutuplaştırıcı politikasının yanı sıra, toplumsal reflekslerimiz de bu iklimi besliyor. Farklı olana tahammülsüzlük, sanatçıyı ya “makbul” olmaya zorluyor ya da ülke dışına itiyor. Bugün pek çok sanatçının üretimini yurt dışında sürdürmesi tesadüf değil.
Bad Bunny’nin sahnesi bize şunu hatırlatıyor: Kültürel hafıza ancak görünür olduğunda güçlenir. Semboller, yasaklandıkça değil; paylaşıldıkça anlam kazanır. Bir halkın acısını ya da direncini anlatmak devlete karşı bir suç değildir. Aksine, o ülkenin zenginliğidir.
Asıl soru şu: Biz hangi sahnede yaşamak istiyoruz? Kültürün çoğulluğunu alkışlayan bir toplumda mı, yoksa her notayı ve her sözü “uygunluk” filtresinden geçiren bir düzende mi?
Super Bowl’daki görkemli ışıklar bir gecede sönebilir. Ama sanatın bastırıldığı bir yerde karanlık kalıcı olur.
Şunu söylemeden geçemeyeceğim: Bad Bunny’nin Super Bowl sahnesi, doğası gereği dev bir kapitalist gösteri alanında gerçekleşti; dünyanın en büyük reklam ve sponsorluk platformlarından birinde, milyon dolarlık yayın ekonomisinin tam ortasında. Bu nedenle sahnedeki kültürel mesajı konuşurken, performansın aynı zamanda küresel eğlence endüstrisinin kalbinde sunulduğunu da akılda tutmak gerekir. Bu bir savunu değil, ironik bir çelişkidir; ancak bütün bu çerçeve içinde sanatçının sahneye taşıdığı hikâye ve sembollerin önemi de hafife alınamaz.