Başlıkta da gördüğünüz gibi, “Erdoğan Hanedanlığı” üzerine bir yazıyı uzun süredir kaleme almak istiyordum. Ancak bu yazıyı yazmaya dün, muhabir bir arkadaşımla sohbet ederken kesin olarak karar verdim.

Arkadaşım beni çalıştığı medya kuruluşuna davet etti. Kanalda neredeyse herkesle tanıştım; muhabirler, kameramanlar, editörler… Ancak dikkatimi çeken bir eksik vardı: Kanalın genel yayın yönetmeni ortada yoktu.
Herkes işinin başındayken, o yoktu.

Sebebini sorduğumda öğrendim ki, Emine Erdoğan’ın Külliye’de düzenlediği bir programa katılmak üzere kanaldan ayrılmış.

İşte tam da burada durup düşündüm:
Emine Erdoğan, hangi idari, akademik ya da hukuki yetkiye dayanarak Külliye’de medya yöneticilerinin, muhabirlerin, iş dünyasının katıldığı programlar düzenliyor?

Araştırdığımda karşıma çıkan tablo beni çok da şaşırtmadı. Emine Erdoğan’ın eğitim geçmişi de ilkokuldan ibaretti. Buna rağmen tıp öğrencilerine bile ilkokul mezunu birisi olarak konferans vermektedir.

Sonra kendi çevreme baktım.
ODTÜ, Bilkent, Boğaziçi mezunu; iletişimden hukuka, mühendislikten sosyal bilimlere kadar farklı alanlarda donanımlı, nitelikli, liyakatli onlarca insan tanıyorum.
Ama çoğu işsiz.

Demek ki bazıları bu ülkede soyadıyla kazanıyor, bazıları ise diplomasıyla bile kaybediyor.

Bu tabloya demokrasi denebilir mi, emin değilim.

BİR DAHA ZOR GÖRÜRSÜNÜZ

Hanedanlık tartışmasının en bilinen isimlerinden biri de, kamuoyunda sıkça gördüğümüz Necmettin Bilal Erdoğan’dır.

Kendisi sık sık ekranlarda, toplantılarda, konferanslarda karşımıza çıkıyor.
Peki neden?

Aynı annesi gibi herhangi bir seçilmiş görevi yok.
Devlet tarafından verilmiş resmî bir yetkisi yok.
Ancak çeşitli vakıflar üzerinden kamuoyuna hitap ediyor.

Daha da önemlisi, siyasi kulislerde uzun süredir şu iddia dolaşıyor:

“Erdoğan sonrası döneme Bilal Erdoğan hazırlanıyor.”

Bu iddia doğru mu, değil mi; bunu zaman gösterecek.
Ancak şurası açık: Türkiye’de siyasal iktidar ilk kez bu kadar açık biçimde aile merkezli bir güç aktarımı tartışmasının konusu oluyor.

Ben şahsen şuna inanıyorum:
Bir ismin siyasette çok fazla dolaşıma sokulması, çoğu zaman onun gerçek bir aday olmaktan çok “tavşan aday” olarak kullanıldığını gösterir.

Ayrıca AK Parti’nin Erdoğan sonrası bir dönemde güçlü bir aday çıkarabileceğini de pek olası görmüyorum.
Muhalefette Özgür Özel, Mansur Yavaş, Ekrem İmamoğlu gibi, her biri kendi toplumsal tabanını oluşturmuş figürler var.
İktidar cephesinde ise kamu yönetiminde yapılan liyakat dışı atamaların, adaylarda da aynı hızla devam ettiği görülüyor.

Ama unutulan çok temel bir gerçek var:

Bu ülkede saltanat, 20. yüzyılın başında Mustafa Kemal Atatürk tarafından kaldırıldı.
Devlet yönetimi, aile soyuna değil, halk iradesine dayandırıldı.

Bugün tartıştığımız şey yalnızca bir ailenin kamusal görünürlüğü değildir.
Asıl mesele, Türkiye’nin yeniden seçkinci bir aile siyaseti mi, yoksa eşit yurttaşlık düzeni mi tercih edeceğidir.

Ve bu tercih, sadece sandıkta değil; medyada, kurumlarda, üniversitelerde ve kamu vicdanında da yapılmaktadır.