PISA 2025 sonuçları açıklandı.
Türkiye’nin fen bilimleri, okuma becerileri ve matematik alanlarında ortaya koyduğu yükseliş elbette sevindirici. Üstelik bu kez yalnızca birkaç basamaklık sembolik bir hareketten söz etmiyoruz. Türkiye, 2022 sonuçlarına göre üç temel alanda da puanını artırdı.
Bunu küçümsemek doğru değil.
Çünkü eğitimde elde edilen her olumlu sonuç değerlidir. Hele ki yıllardır sınav sistemi, müfredat, öğretmen atamaları, okul türleri, fırsat eşitsizliği ve ekonomik koşullar üzerinden tartıştığımız bir ülkede öğrencilerin uluslararası ölçekte gösterdiği gelişme önemsenmelidir.
Ancak meseleye yalnızca “Kaçıncı olduk?” sorusuyla bakarsak PISA’nın bize asıl söylediğini kaçırırız.
Çünkü PISA yalnızca çocukların matematik işlemi yapıp yapamadığını, bir fen bilgisi sorusunu çözüp çözemediğini ya da okuduğu metinden doğru cevabı bulup bulamadığını ölçmeye çalışmıyor.
Asıl soru başka:
Çocuklarımız öğrendikleri bilgiyi kullanabiliyor mu?
Sorgulayabiliyor mu?
Analitik düşünebiliyor mu?
Bir problemle karşılaştığında çözüm üretebiliyor mu?
Okuduğunu anlayıp yorumlayabiliyor, neden-sonuç ilişkisi kurabiliyor mu?
Ve belki de hepsinden önemlisi, okulda öğrendiği bilgiyi gerçek hayatla ilişkilendirebiliyor mu?
Türkiye’nin eğitimdeki asıl sınavı burada başlıyor.
Rakamların arkasındaki Türkiye
PISA sonuçlarında dikkat çekici başka bir tablo daha var.
Kamusal eğitim ile özel eğitim arasındaki sonuçlar, yıllardır bize anlatılan bazı kabulleri yeniden düşünmemizi gerektiriyor. PISA 2025 verilerine göre fen bilimlerinde kamu okullarının ortalama puanı 497 iken özel okulların ortalaması 475. Okuma becerilerinde kamu okulları 475, özel okullar 449; matematikte ise kamu okulları 464, özel okullar 444 puanda kalıyor.

Bu tablo bize çok basit ama önemli bir şeyi hatırlatıyor:
Eğitimde kalite yalnızca daha pahalı bina, daha gösterişli kampüs ya da daha yüksek okul ücreti demek değildir.
Eğitimin merkezinde hâlâ öğretmen vardır.
Nitelikli öğretmen, doğru eğitim ortamı, güçlü akademik program ve fırsat eşitliği vardır.
Üstelik aynı PISA tablosu başka bir gerçeği daha gösteriyor: Fen ve sosyal bilimler liselerindeki öğrencilerin performansları oldukça yüksek. Buna karşılık okul türleri arasında ciddi başarı farkları bulunuyor.
Dolayısıyla Türkiye’nin önündeki mesele birkaç başarılı okul yaratmak değil, iyi eğitimi ülkenin bütün çocukları için erişilebilir hale getirmektir.
İstanbul'un merkezindeki bir çocukla Anadolu'nun küçük bir ilçesindeki çocuğun aldığı eğitimin niteliği arasındaki uçurumu kapatamadığımız sürece, ülke ortalamasındaki birkaç puanlık yükseliş bizi gerçek anlamda eğitimde başarılı bir ülke yapmaz.
Aç çocukla eğitim konuşabilir miyiz?
Tam da burada PISA tablolarından çıkıp gerçek okul koridorlarına girmemiz gerekiyor.
Bir çocuk sabah okula aç geliyorsa ona analitik düşünmeyi nasıl öğreteceğiz?
Beslenme çantasına ne koyacağını düşünen aileye “21. yüzyıl becerileri”nden nasıl söz edeceğiz?
Öğle arasında arkadaşının yediği yemeğe bakıp kendi cebindeki parayı hesaplayan çocuktan derse aynı motivasyonla dönmesini nasıl bekleyeceğiz?
Türkiye'de eğitim politikası konuşacaksak artık bazı konuları pedagojik ayrıntı değil, temel eğitim hakkı olarak görmeliyiz.
Bunlardan biri de devlet okullarında çocuklara günde en az bir öğün ücretsiz, sağlıklı yemek verilmesidir.
Bu bir sosyal yardım değildir.
Bu, eğitim politikasının parçasıdır.
Çünkü fırsat eşitliği yalnızca aynı ders kitabını çocukların önüne koymak değildir. Fırsat eşitliği, o kitabı okuyacak çocuğun temel ihtiyaçlarının karşılanmasıdır.
Açlıkla, yoksullukla, beslenme yetersizliğiyle mücadele etmeden eğitimde fırsat eşitliği sağlayamayız.
Bir ülke gerçekten PISA sonuçlarını yükseltmek istiyorsa işe çocukların midesinden başlayabilir.
Çünkü aç bir çocuğun önüne dünyanın en iyi müfredatını da koysanız, önce açlığıyla mücadele eder.
Öğretmenin itibarı önlükle mi sağlanır?
Yeni eğitim öğretim döneminde tartışılan konulardan biri de öğretmenlere getirilen önlük uygulaması.
Millî Eğitim Bakanlığı öğretmenlik mesleğinin saygınlığı, temsil sorumluluğu ve öğrencilere örnek olma niteliği üzerinden öğretmenlerin önlük giymesini istiyor.
Peki gerçekten öğretmenlik mesleğinin itibarı buradan mı başlıyor?
Bir öğretmenin saygınlığını giydiği önlük mü belirler, aldığı ücret mi?
Öğretmenin üzerindeki kumaşın standardını belirlemek mi daha önemlidir, yoksa öğretmenin ekonomik ve mesleki koşullarını iyileştirmek mi?
Öğretmenin önlüğünü standartlaştırmak kolay.
Asıl mesele öğretmen odasındaki sorunları çözebilmek.
Okulda can güvenliğini sağlayabilmek.
Öğretmenin kendisini ekonomik olarak güvende hissettiği, sürekli değişen eğitim politikaları karşısında mesleki özerkliğini koruyabildiği, liyakatin esas alındığı ve öğretmenin karar süreçlerine katılabildiği bir eğitim sistemi oluşturabiliyor muyuz?
Bence tartışmamız gereken budur.
Öğretmenin itibarını kıyafeti değil; bilgisi, emeği, özgürlüğü, ekonomik koşulları ve toplumun ona verdiği değer belirler.
Önlük semboldür.
Eğitim ise sembollerle değil, içerikle düzelir.
PISA bize aslında ne söylüyor?
Türkiye’nin PISA 2025'teki yükselişini değerli buluyorum.
Çocuklarımızın ve öğretmenlerimizin emeğinin olduğu hiçbir başarıyı küçümsemek doğru değildir.
Ama eğitim politikası yalnızca başarıların alkışlandığı bir alan da değildir.
Asıl görev, rakamların arkasındaki sorunları görebilmektir.
Çünkü mesele yalnızca OECD ortalamasını yakalamak değildir.
Mesele; çocukların soru sorabildiği, öğretmenlerin özgürce öğretebildiği, bilimsel düşüncenin güçlendiği, ekonomik koşulların öğrencinin kaderini belirlemediği bir eğitim sistemi kurabilmektir.
Bir ülkenin geleceğini belirleyen en önemli unsurlardan biri eğitimdir.
Bugünün öğrencileri yarının bilim insanları, mühendisleri, öğretmenleri, sanatçıları, girişimcileri ve yöneticileri olacak.
Dolayısıyla eğitim harcaması dediğimiz şey aslında geleceğe yapılan yatırımdır.
Bu yüzden PISA'daki yükselişi kutlayalım.
Ama orada durmayalım.
Bir sonraki hedefimiz birkaç puan daha yükselmekten daha büyük olsun.
Her çocuğun nitelikli eğitime ulaşabildiği bir Türkiye hedefleyelim.
Bir öğün ücretsiz yemeği lüks görmeyelim.
Öğretmenin saygınlığını önlüğünde aramayalım.
Okullar arasındaki uçurumu azaltalım.
Öğretmeni güçlendirelim.
Öğretmenlerimizin ve öğrencilerimizin her sabah okula giderken ‘Bu akşam evime sağ salim dönebilecek miyim?’ kaygısını taşımadığı, kendilerini güvende hissettikleri bir eğitim ortamı yaratalım!
Çocuklara ezberletmek yerine düşünmeyi, soru sormayı, itiraz etmeyi, araştırmayı ve öğrendiğini hayata taşımayı öğretelim.
Çünkü PISA'da yükselmek önemlidir.
Ama asıl başarı, bir ülkenin bütün çocuklarına “Nerede doğarsan doğ, ailenin geliri ne olursa olsun, sana iyi bir eğitim vereceğim” diyebilmesidir.
Türkiye'nin eğitimde ulaşması gereken gerçek birincilik budur.